Geceyarısına beş var. Yatmadan iki satır karalayabilir miyim?

Solumdaki küçük hoparlörde yaylı sazlar ve vokaller, yan duvarındaki kalorifer borularında çat-çut-çatlamalar, sağımdaki küçük yeşil mumlukta fıtır fıtır can çekişen ölgün mum fitili, laptopun ısınıp uçuşa geçen havalandırma sesi, yukarıda hala topuklu terlikleriyle dolaşan komşu, içeride hıthıthıt içini çekerek uyuyan Coffee.

Masamın üstü dağınık. Çalışılmış hissi, kokusu, dağınıklığı.

Çalışan insanın masasında neler olur mesela?

Benimkinde şöyle bir serpilmişlik mevcut. Laptop, büyük defter, mini defterler, blok defter, kurşun kalem, tükenmez kalemler, kalemlikler, kitaplar, su sürahisi, dolu bir bardak, çay kupası, çay süzgeci ve mini tabağı, cep telefonu, şarjı, kulaklığı, not kağıtları, annemle babamın, Bey’le benim çerçeveli, çerçevesiz fotoğraflarım, çekmeceli kutu, mini vazo, masa lambası, hoparlör, seramik yelkenli, burcumun ikonundan taş, çalışmayan bir saat, bardak altlığı, indirim kuponu, dergi.

Şimdiye kadar abes birşey var mı?

Sanki yok.

Devam ediyorum.

Üç çeşit oje -renk değil, çeşit, yani alt bazı, renklisi ve üst katmanı-, iki boy törpü -biri kalemliğimin içinde sabit duran minik, diğeri içeriden aşırılıp getirilmiş uzun-, üç çeşit mini el kremi, fısfıslı kolonya, Bey’in yeğeninin doğumundan kalma arada hala ağzıma attığım bir senelik şeker kutuları, battaniye -gerçi masa üstünde değil, ama masanın sandalyesinin vazgeçilmezi, an itibarıyla altımda bacaklarıma sarılı-, fular -o da yandaki destek ünitenin üstüne sıkıntılanılıp fırlatılmış, beş dakika sonra göğsüm üşüyüp yeniden sarılacak-. Evet, sanırım bu kadar. Çok kötü değil galiba. Beni yakinen tanıyanlar ayna ve cımbız da duymak istemiş olabilirler. Sanırım cımbızdan vazgeçmişim, evet evet, net. Oysa törpümden, asla! Hem saçımı süpürge ederim, hem de dakika dakika ellerime bakım yaparım -yalan-.

Bu masaya yakışan bendenizi tarif etmeye kalksam?

Saçlarım tepede toplanmış -tı tabii, şu anda toplu olduğunu iddia etmek zor-. Sanki efil efil rüzgarı arkama alıp iyotlu sahil boyu yürümüşüm de o elektrikli bukleler sağdan soldan fırtlamışlar. Gözlerim Sith lorduna yaraşır, ama Coffee’yle yarışamaz. Evin bir numaralı kara lordu halen o. Respect. Şu an ‘hadi artık yatmıyor muyuz, çenen düştü yine, vıdı vıdı yazıyorsun’ diyerek içten geçmeli nefeslerle yatak odasına beraber gitmeyi bekliyor yanımda, beklerken horultulara teslim oluyor. Yok. Bu sefer dayanamadı, kalktı gitti. O da yorgun. Alkış. Üstümde lekeli bir sweatshirt. Lekeli olması pis olduğumdan değil. Aksine, yepisyeni de bir giyim malzemesi, ama çalışmaya yetişme telaşıyla yemekte acele hareket edince bir baktım ki tabağın yarısı üstümde. Yarabbi şükür. Bütün bu şahane imaja uygun olarak ellerim sedefli zeytin rengi ojeli.

Oje de oje. Geceyarısı itibarıyla seviye bu. Neden mi? Boyumun ölçüsünü aldım geçen gün de ondan.

Adını vermeyeyim, Instagram’da böyle ojeli ellerini paylaşanların olduğu bir hesap var. Arada ben de bakıyorum. İşte malum, kızsal durumlar. İki sene evvel kendi hesabıma koyduğum, kendimce beğendiğim ve beğenilen bir ojeli elli fotoğrafımı hashtagledim. Hop anında radara girdi, beni etiketleyip fotoğrafımı paylaştılar. Birden patır patır spam gibi takipçi akmaya başladı. O butik, bu ayak, cici el, bici tırnak vs. Eh, sen istedin. Neyse, hesabı özele çevirip kısıtladım, ama arada fotoğrafa gidip yorumlara baktım. Asıl olan ondan sonra oldu. Ne kadar çirkin ellerim olduğu gerçeğiyle böylece yüzleşmiş oldum. Üst üste ‘ellerin çok çirkin, ay hem de ne çirkin’ diyenleri görünce ne olduğumu şaşırdım önce. Sonra niye şaşırdığıma şaşırıp kendime geldim geç olmadan neyse.

İşte o gün bugündür her gün ellerime başka renk ojeler sürüp çalışıyorum. Züğürt tesellisi, kişisel motivasyon. Yalnız Bey’e fena yakalandım. Virginia Woolf’tan feyz alıp odamın kapısını kapamış, kendime ait odamda bir güzel alt kat, orta kat, üst kat sürünürken kapıyı mapıyı çalmadan çat diye girip ‘burası oje kokuyor, oje mi sürüldü, hıı, sürüldü mü? Coffee, kokla, kokla’ diye hesap soruldu. Haz edilmiyor efendim oje kokusundan. Edilmiyor, edilmiyor, edilmiyor, ne yapacaksınız? Ha tamam, geçmişte yatağın başucunda bu işlere kalktığımda haksızlık ediyordum belki kendisine, kabul, ama geçti o günler, geçti, geçti, geçti. Bak, yok birşey artık. Kendi odamdayım, kapım kapalı. Ne koku ne kimya. Püf. Aç camı çıksın.

Evet, sıkılmış, yorulmuş, çok yazmış, ama yaza yaza yazı getirememiş bünye sırt ağrılarına, kulunçlara, omuz ve boyundan çıkan takırtı tukurtulara yenik düşerek gevezeliği bırakıyor, yatay pozisyona teslim oluyor ve içerden seslenen Coffee’ye cevap veriyor.

Tamaaaaam, geliyorum.

Ojeler

4 thoughts

  1. “ne kadar cirkin ellerin” yazanlarin “barnak”larini cok merak ederim. malum bizim memlekette “parmak”la “toynak” arasi uzuvlu insan boldur.

    Beğen

  2. Vallahi oralarda değilim, ama gerçekten algılayamadım üst üste gelen bu yorumları. Şok halinde gülüyorum hala. Bir değil üç değil. Gözün ne gördüğü işte..

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s