Geçen haftasonu yin yoga ve meditasyon kampında, Büyükada’daydım. Şehre bir o kadar yakın, bir o kadar uzak. Gri yağmur bulutlarının altındaki İstanbul, beton gofretlerden oluşan apokaliptik bir edadaydı uzaktan. Oysa ada martıların çığlıkları, salyangozların fışırtıları, atların tıkıdık tıkıdık geçişleri, kedilerin, köpeklerin mavhavlarıyla capcanlıydı. Sakindi, yaşam vardı.

Aslında adayı çok yaşadığım söylenemez. Kaldığımız mekana Cuma öğleden sonra girdim, Pazar öğleden sonra çıktım. Arada adada kahvaltı dükkanı olan arkadaşıma tek başıma yürüdüm. Yalnız gidiş iyi geldi. Ada da ben de öyle doluyduk ki.. Köpüklü Türk kahvesini içip o gün denenmiş tiramisudan dilimleri çatalladım. Kısa ve telvesi bol bir sohbetti bizimkisi. Acelesiz, telaşsız, koşuşturmadan uzak, samimi. Bu kısacık sosyalleşme yaptığım çalışmadan şöyle bir dışarı çıkardı beni. Devamındaysa daha derinlemesine içine aldı.

Ne niyetle gittim? Ne edinimle çıktım?

Aslında içimde ne zamandır varolduğunu hissettiğim bir huzursuzlukla yüzleşmekti derdim. Daha ilk akşam meditasyona oturduğumuzda bunu kendi sözcüklerimle ifade edişim bile o kadar yoğun oldu ki grup içinde kendimden ürktüm. Herkesin kendi gündemi vardı, kimisi farkındalıkla kimisi farkındalığı yola bırakarak, gelmesini umarak ordaydı.

Tam Güneş Tutulması üstüne buluşulmasının da etkisi büyüktü. Gitmeden hem yazdığım yazı hem de kendi gündemimdekilerle derinlere inmeye başlamıştım. Malum, dönüşüm diyerek uzun yılların ötesinden gelen bir dönemin kapanması, bir yenisinin başlaması söz konusuydu. Ha deyince oluyor muydu? I-ıh. Yazınca? Mıh. Hissedince? Hım. Belki çıkış noktası ordaki rahatsızlıktı.

Yoğun bedensel ve duygusal çalışmaların en fazla beynime kan hücüm ettiren, içimi doldurup taşıran, taşırdıkça bütün o huzursuzlukların ifadesini mümkün kılan seslendirmelerdi. Sesle gelen titreşimler.

Müziğe, melodik dile, bunu doğal olarak akıtan vokallere olan düşkünlüğüm yazılarımı takip edenlere yabancı olmasa gerek. Bu tip birlikteliklerde içe dönük, kendini dinlemeye yönelik çalışıldığı için müziğin destek olduğu bir ortamda ses vermektense sesleri almak ve içinde nasıl titreştiğine bakmak o sürecin bir parçası oluyor sanırım.

Sesleri içeri almak.

Bir de vermek var.

Ses vermek.

Seslenmek.

Ses çıkarmak.

Kendi sesinle tınlamak.

Sesinin titreşimleriyle kendini tanımak, anlamak.

Konuşmayı, yazmayı, paylaşmayı seven, hatta bunları zaman zaman gereğinden fazla kullandığını düşünen, biraz az konuşmayı, az demeyi, az paylaşmayı, az açılmayı kendime hatırlatmaya çalışan ben kendi sesimle çalıştığımda bambaşka şeylerle karşılaştım. O sesi duyulur hale getirmek. Kendi sesini duyabilmek. Duyduğunu anlamak. Onunla mutlu olmak. Hatta hatta coşkulanmak, sesine sevdalanmak.

Aşık oldum sesime desem?

Benim için en terapötik kısmı buydu belki de. Bütün o derin kalça açıcılar, diyaframdan nefes almalar, katlanmalar, ters bükülmeler, bedendeki meridyenleri harekete geçirmeler, gözlerim kapalı kendi dünyamda gezinmeler hepsi çok şifalı, temizleyici, genişletici, arındırıcıydı. Tamdı. Tamamdı. Lakin sesimin keşfi üstüne tüm seslerin ahengi benim için zirveydi. Buydu, işte bu.

Gittiğim niyeti gerçekleştirdim, çözdüm, oldum da döndüm mü?

Hayır.

Lakin bir başlangıca adım attım. O başlangıçla öyle bir açıldım, genişledim, doldum ki döndüğümde uzun, güzel bir uyku uyudum. Uyku sonrası yavaş yavaş kovama doldurduklarıma baktım. Bütün o imgeleri düşündüm. Fantastik, mitolojik, Hieronymus Bosch resminden fırlamış yaratıkları, kavramları, dünyaları. Ve gerçekliğimi. O imgelerle gelen hisleri, takılıp kalınanları, konuşup konuşup bitirilemeyenleri, anlattıkça anlatılmak istenenleri ve gömülüp artık derinlerde çürümeye yüz tutanları.

Sanki zihnimde koca bir oda boşaldı. Dün bir oturuşta Jorge Luis Borges’in Kum Kitabı’nı bitirdim. Öylesine güzel oturdu bu çalışma üstüne ki..

Şimdi kocaman, dolu dolu kovamı sallayıp taşırmadan, bekletip boşa harcamadan yavaş yavaş akıtma, kuruyan bitkileri sulama zamanı.

Sesle titreşen gönlüm yazımın sonunda karşıdakine de o titreşim geçsin ister. Bu parçayı inzivada değil, bugünkü yoga dersinde keşfettim. İçerimdeki derinliklere dokunan sesler üstüne ‘ta derinlerimde’ diyen bir parça ancak böyle bir gün ve yazıyla anlamlanabilirdi. Dolu dolu.

Hem dolmak dediğin bir nedir ki?

İnziva yazıları burda bitti.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s