Bin Dokuz Yüz Seksen Dört – İki Bin On Dört

Gündemin getirdikleriyle yazmak istediklerim arasında ikilemdeyim. İçimdeki sıkıntı beni aşağıya çekiyor (Ay Akrep’te ilerlediğinde bendeki etkileri hep böyle oluyor), dışa vurumuysa müzikle, romanla, sinemayla, tiyatroyla hayal alemine dalmak oluyor.

Cennette cehennemin kitabını okudum. Zanzibar’da Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ü bitirdim. Ordayken kendimi sorguladım başka kitap bulamadın mı getirmek için diye. İçimin karardığı, kitabı yatağa vurup of yeter dediğim oldu. Orda olduğum için rahatça okuyup bitirebildim. Gündemin dışında durabildiğim, gözlemci pozisyonuna geçebildiğim için. Günümüzün gerçekliği değilmiş, ikibinondörtlere yansıyan hiçbir şey yokmuş gibi davranmak, gündemin dışında kalmak mümkün mü burda?

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’te her şey denetim altında. Yaşam, duygular, ilişkiler, geçmiş, şimdi, gelecek. Herkes dinleniyor, izleniyor, seyredilip gözlemleniyor. Birşey demene, telaffuz etmene, yazmana, sözlü olarak ifade etmene gerek bile yok. Bakışlarındaki en ufak bir farklı ışık, bulut, gözündeki seyirme suçlu olman, cezalandırılman, hayatın içinden çekilip alınman, buharlaştırılman için geçerli sebep. Tek ulaşılamayan yer insanın kafasının içindeki düşünceler. Dolayısıyla asıl baskı, bireye dönüştürme isteği orda. O düşünceyi, düşünce biçimini engellemek, değiştirmek ve düzene tamamen teslimiyetini sağlamak için ciddi çaba, emek var.

Bütün karşıt anlamlı kavramların birbirini tanımlar hale geldiği bir sistemde iyi-kötü, doğru-yanlış, gerçek-yalan kavramını bir insanın bir başına tanımlaması, akıl sağlığını koruyarak, dayanarak, direnerek yaşayabilmesi mümkün müdür?

Savaş barıştır.

Özgürlük köleliktir.

Cahillik güçtür.

Geçmiş bilginin her bir gün bugünün bilgileriyle değiştirildiği, gerçeklerin silindiği, yerini bugün geçerli olanın aldığı, kollektif ve bireysel belleğin sıfırlandığı bir düzende birey düşünebilir, hissedebilir, ümit edebilir, varolabilir mi? Varolsa da ona varoluş denir mi?

Her yerde Büyük Birader’in bıyıklı kocaman posterleri. Sokakta o, ekranlarda o, zihinlerde o, rüyalarda o. Haberlerde sürekli olarak Okyanusya’nın ne kadar çok ürettiği, geliştiği, geliştirdiği, sanayileştiği, herşeyi ilk yaptığı, ilk başlattığı, başarılara başarı kattığı. Kazanılan savaşlar -ve sürekli devam eden savaşlar-, savaşlardan elde edilen esirleri toplu kıyımlar, ilan edilen hainler, ettirilen itiraflar. Toplumsal nefretin hüküm sürdüğü, sevgi nefrettir söyleminin yerleştiği, bunun daha çocukken insana aşılandığı, çocukların kendi ana babalarını düşünce suçlusu ilan ettiği ve Parti’ye ispiyonladığı bir gidişat. Sanki hepsi bir oyun, oyuncular da o büyük elin maşası birer piyon.

Düşünsel işkence mi duygusal işkence mi fiziksel işkence mi daha ağır diye sorgularken, sorgulamanın, umudun, çıkışın olmadığı bir yerde tek kurtuluş teslimiyet mi diyerek aciz gerçeklikle yüzleşmek zorunda kalıyor insan. Bütün o işkencelerle, bireysel varlığı kırma üstüne ilerleyen romanın son cümlesi altın vuruş tadında. O vahşeti, aldatmayı, umutsuzluğu, karanlığı, bizzat cehennemi yutkuna yutkuna okurken devam ediyorsun da sona vardığında gerçekten filmin ‘SON’ yazısını görüyorsun.

Bugünlerde George Orwell ve bu kült roman dünyanın içinden geçtiği krizlerin artması, yönetim biçimlerinin sorgulanması, paranın ve gücün hüküm sürdüğü düzenin tepetaklak olma noktasına gelmesiyle sürekli gündeme geliyor. Takip ettiğim yerli ve yabancı yayınlarda, bloglarda sıklıkla Okyanusya’nın, Parti’nin, Büyük Birader’in ve İngsos’un izlerine rastlıyorum. Gerçek dünyadaysa kendi topraklarımızda daha fazla.

Seyrettiğimiz her programda acil canlı yayın bağlantısı şeklinde araya giren başbakanın ve partisinin açıklamaları, galeyana gelen bir kalabalık, alkışlar, şakşaklar, tezahüratlar, diğer tarafa olumsuz ifadeler, duygularla birtakım ithaflarla kusmalar, çarşaf çarşaf gövde gösterisine yönelik sağlam duruş posterleri, dinlemeler, izlemeler, büyük Türkiye adına konuşmalar, konuşmayı sevgili kardeşler ve kardeş olmayanlar diye ayırmalar, dili insanın aklına hakaret eder gibi anlamının tersine gelecek şekilde kullanmalar.

Misal Kabataş olayıyla ilgili bir yazı vardı iki gün önce, ya o kadın başörtülü olmasaydı diye. O zaman da bu tepkileri verir miydiniz diye soruluyordu. Başbakan da doğrudan buna gönderme yaparak cevap verdi. Evet ya, o kadın başörtülü olmasaydı ne olurdu, bu olay olur muydu noktasına getirdi. Yani önemli olan gerçekte ne olduğu değil, kendi doğruların üstünden yürütülen hükümler. Büyük Birader, Parti ve İngsos işte tam da buna dayanıyor. Gerçeği ‘yöneterek, yönlendirerek’ güçle hüküm sürmek. Can alıcı ifadelerden biri şuydu benim için: Parti ne ister? Sadece iktidarda kalmak!

Parti, soyunu değil, kendisini sürdürmekle ilgilenir.

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’teki çiftdüşün sistemi başlı başına incelenmesi, irdelenmesi gereken ayrı bir bölüm. Çiftdüşün yeni bir söylem. Dilin kelimeler, ifadelerden yoksunlaştırılması, sadeleştirilmesi ve tamamen Parti’nin kontrolünde çalışacak, insanları bu şekilde düşünmeye -düşünmemeye-, konuşmaya itecek yeni bir dil. Kitabın sonunda onbeş sayfa yeni söyleme dair ayrı bir bölüm var. Hani toplum mühendisliği ifadesi sürekli kullanılıyor ya, buyrun size dil mühendisliği.

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanından İki Bin On Dört yılının gerçekliğine uzandığımızda bana orada yaşanan cehennemin şimdi de geçerli olduğu, sadece bu kadar göstere göstere dayatılma aşamasına gelinmediği, iyi tarafından hala bir umudun varolduğuna inanılabilindiği paralel zamandaymışız gibi geliyor. Hani Murakami de 1Q84’te 1984’le paralel bir dünya yaratmış. Biz de Orwell’in çizdiği zamanın 21. yüzyıl versiyonundayız sanki.

Ay Akrep’te bugün demiştim başta, değil mi? İşte böyle günlerde pek hafife kaçan, eğlencelik malzeme çıkmıyor adamdan. Daha karanlık taraftan, dipten, taşlaştıran sorular soruluyor, konular yatırılıyor masaya. Kaç gündür (son yazdığım yazı dahil) yazmakla yazmamak arasında gidip geliyorum. Yazdığımda maruz kaldığım gündeme dair kusmak istediklerimle, bunları elimin tersiyle itip beslenmeyi, yaşamayı tercih ettiklerimin naifliğini paylaşmak istemenin vicdan muhasebesini yapıyorum.

21 Şubat Cuma günü George Orwell’le başlayıp yönetilme biçimimize, her gün şaşı bak şaşır modeli şaşırmayı unuttuğumuz normalleşen anormalliklere dair içimden akanlar böyle. Ay Akrep’te, Güneş de Balık’ta. Su elementi var havada. Müziği kana kana dinleme zamanın geldi çattı der yukarısı bana. Karanlıklar çökmüşken ruhuma, müzik bir nebze ışık tutsun bu öğleden sonra.

Nefes al, nefes ver.

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört.

İki Bin On Dört.

Dün bugün yarın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s