Sıska Bacaklar

Kitap bitirme hissini seviyorum. Ağızda güzel bir tat bırakmışsa hele, kapatır kapatmaz arka kapağı tekrar okuyorum. Bazen de dönüp girişi. Notlar aldıysam kendime, açıp onlara bakıyorum, internete giriyorum, araştırıyorum. Başka kimler ne hissetmiş, ne yazmış çizmiş, aynı evrende miyiz paralelinde mi merak ediyorum.

Sıska Bacaklar bitti, Salome dillere destan dansını gerçekleştirdi, yedi tül teker teker düştü, gerçeklik göründü.

Tom Robbins’in yirmi küsur sene önce yazdığı romanı bir heyecan alıp (peşim sıra üç arkadaşımı daha sürükleyerek) okumaya başladığımda bir türlü içine giremediğimi itiraf etmeliyim. Ordan oraya atlayan dini ve tarihi referanslar, konuşan cansız nesneler ve esas hikayenin etrafında döndüğü karakterler bende kopuk, absürt, arada dönüp ‘ne dedi ki şimdi?’ hissine kapılmama sebep olan istikrarsız bir akış sundu. Sanırım elli ila yetmiş sayfa böyle ite kaka devam ettim okumaya. Neden sonra kim kimdir, o referanslar nedir, birbiriyle ilişkili midir ayrıntıları ilk tülün arkasından kendini ortaya koyunca hah dedim, tamam, başlıyoruz. Sanırım bu gidişata dokuz sekizlik bir ritimle çalan parçaya bir türlü uyum sağlayamayan kulak, ritmi yakaladıktan sonra da tıkkıdı tıkkıdı tıkkıdı peşi sıra koşan omuz ve bacak gibi bir benzetme yapabilirim.

Romanda yok yok. Hikaye kutsal topraklar Kudüs’ü merkezde tutarak dünyanın, insanlığın, inanışların, dinin, ırkların, ırkçılığın, tarihin, savaşların, anaerkilliğin, ataerkilliğin, cinselliğin, bağnazlığın, gerçekliğin, yanılsamanın, hayatın özünü lime lime doğrayarak karşımıza koyuyor. Ressam olma hevesiyle yanıp tutuşan Ellen Cherry ve kaba saba kaynak ustası kocası Boomer Petway’in Virginia’dan New York’a absürt ötesi hindi görünümlü metal karavan içinde seyahatiyle başlayan hikaye nasıl oluyor da böyle şeylere kadir oluyor diye soruyor insan. Hele hele Cherry ve Boomer’ın konuşmalarının ‘he ya, yapıyom, ediyom, geliyom’ tadında geliştiğini izleyip bu karakterlere katılan bir fasulye konserve tenekesi, gümüş tatlı kaşığı, kirli çorap teki, boyalı sopa ve sedefli deniz helezonu gibi cansız nesneler hikayeye eklendikçe iyice.

Asıl hikaye Ellen ve Boomer New York’a geldikten sonra Ellen’ın bir Arapla bir Yahudinin ortak girişimi olan İshak ve İsmail isimli restoranda garsonluk yapmaya başlaması, kocası Boomer’ın da şans eseri bir sanatçıya dönüşmesiyle cereyan etmeye başlıyor. Yanlış hatırlamıyorsam bu hikayeye ulaşıncaya kadar bir 170 sayfa kadar sabretmeniz lazım (kitap 450 sayfa).

Dediğim gibi, hikaye absürtlükler akordu sanki. Bir yerden sonra da beni içine çekip alan, zaman zaman sesli kahkaha attırıp güldüren, ‘ah yine aynı şeyi yaptı!’ dedirten de bu. Örnekleyelim.

Ellen Cherry bütün gününü plastik bir atın peşinde harcamış bir sinek gibi şaşkına dönmüştü.

ya da

Şafağın narin ve afyon lekeli Çinli parmakları göğün berelenmiş kıçına masaj yapıyordu.

Adama böyle ara ara pembe bir şaplak atan girintili çıkıntılı cümleciklerin ötesinde hafızamda yer eden iki tarif var. Biri Ellen Cherry’nin bir sanatçının sanata nasıl yaklaştığını tariflediği paragraf. Diğeri de yazarın din, Tanrı ve mistisizm üçgenini irdelemesi.

Kitap bittikten sonra kendimi Ortadoğu’da Arapların ve Yahudilerin 90’lardaki (ve şimdiki) durumunu irdelerken, memleketin şu an bölgedeki durumu üstüne kara kara düşünürken, kadının ötekileştirilmesi, aşağı bastırılıp geri itilmesinin kökenine ayarken, dine körü körüne inanmanın, kendini kaptırmanın, fanatizme saplanıp kalmanın ne yaşanan yüzyıl ne de gelişmişlik seviyesiyle direkt alakalı olmadığını farkederken buldum.

Bir de şu Yedi Tül Dansı. Ah o Salome’nin Yedi Tül Dansı. Meğer üstüne ne sanatlar yapılmış, yazılmış, resmedilmiş, çekilmiş, söylenmiş Salome’nin ve dansının. Yağlıboya resmini mi istersiniz, Strauss’un bestesini mi, rock parçasını mı, Rita Hayworth’ün performansını mı..yok yok.

Babil mitolojisindeki Ishtar veya kitaptaki adıyla Astarti’nin Yedi Tülü ve kitabı bir kreşendoyla sonlandıran Yedi Tül Dansı kitabın can alıcı noktası. O da okumak isteyene kalsın.

Bütün bu girift yapı, kördüğüm geçmiş, kısır döngü Ortadoğu hikayesi ekseninde gelişen kitabın sonunda bende kalan tortu şu oldu: Ne için dünyaya geliyoruz, neden yaşıyoruz, neden ölüyoruz? İnsanın yaşamdaki mutlak amacı nedir? Ya yaşamın anlamı? Cevabım bende saklı çünkü belki sizin sorunuz farklı.

Kadim tarih, yakın geçmiş, ibrahim dinler, pagan mitler, imgeler, gerçekler, insanlar, nesneler üstüne bir yolculuğa çıkmak isteyenlere Tom Robbins Sıska Bacaklar’ı tavsiye ediyorum. Tarih tekerrürden ibaret diyorum.

Battlestar Galactica’da dediği gibi:

All this has happened before and will happen again..

2 Replies to “Sıska Bacaklar”

  1. Geri bildirim: Ocak « MINDMILLS

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s