Şu kırk yaş yolculuğuna takılmış durumdayım. Belki bir zamandır manevi bir yolculukta olduğumdan, benzer beklentilerin gelgitindeyim. Zamanlama itibarıyla kararsızım. Dolunay var bu akşam. Saat 17.15’te Boğa’da oluştu. Her Dolunay’da olduğu gibi farkındalık, yoğun hisler zamanı. Bu Dolunay Boğa-Akrep aksında. Haliyle gelgitler dış dünyayla iç dünya, bilinen ve bilinmeyenlerin arasında.

Bir iki gün önce bloglar arası dolanırken inziva yolculuğuna hazırlanan bir yogiye denk geldim. Senelerdir bu yolculukları yaptığını, yolculuklarının uzak bir diyarı ziyaretten öte, her zaman iç dünyaya yönelik olduğunu söylüyordu. Hımm, bir ampül yandı. Aradığım (evet, bir arayıştayım bu yolculukla ilgili) böylesi bir inziva değil, zira yalnız çıkmak, tek başına gitmek noktasında değilim. Anlamlı, derinlikli bir deneyim olsun, hayatımdaki yerini doğal olarak bulsun istiyorum. Görüyorsunuz, beklenti yüksek, anlam yüklemesi büyük.

Bunlar kafamda dolanıp dururken Cuma akşamı müzikal bir yolculuktaydım. Salon İKSV’de Stephan Micus konserinde oturan bedenimden ayrılan ruhum bir İrlanda, bir Japonya, bir Ermenistan, bir Batı Afrika arasında uçup uçup yeryüzüne indi.

Alman müzisyen Stephan Micus’la geçtiğimiz senelerde yoga sayesinde tanıştım. Oldukça mistik, meditatif, insanın içine işleyen tarzda dünya müziği yapan bu ustanın konserine bilet alırken hem merak içindeydim, hem de dünyevi hayatımızın koşuşturmalı bir Cuma akşamında, popüler bir müzik mekanında böyle bir konserin yaratacağı etkiye, tepkiye, ağırlığa, yoğunluğa dair şüphelerim vardı. Konserden sonra kalan tortu şu oldu: Stephan Micus müzikçalardan, ayfondan, radyodan dinlenmez, canlı performansla tende hissedilir, içte yaşanır.

Micus, onaltı yaşında ilk defa doğuya yolculuk ediyor (yolculuk, evet). O gidişin farklı bir dönüşü oluyor. Önce şark müziğine, akabinde şimdi dünya müziği denilen janrdaki ezgilere, yerel sazlara merak salıyor. Her bir yerel enstrümanı öğrenmek, çalmak için o coğrafyada kalıyor, bir ustayla bizzat çalışıyor. Yetmez, o coğrafyanın oluşunu, yaşayışını, felsefesini deneyimleyerek öğreniyor ve çalgısına, çalma tekniğine bunları katıyor. Performanslarında da geleneksellikten çıkıp kendi yorumunu katarak, bazen hiç birlikte çalınmamış aletleri biraraya getirerek özgün birleşimler oluşturuyor. Kendisi 30 küsür senedir bu öğrenim, üretim, paylaşım sürecini devam ettiriyor.

Cuma günkü konserde bu enstrümanlardan tanışma ve dinleme şerefine nail olduğum altı adet saydım. Hepsinin ismini arada ve konser bitiminde not aldım. Nasıl aklında tuttun diyeceksiniz. Öyle bir büyülenme oldu işte bendeki. Velhasıl, notunu alamadığım, size fotoğrafını gösteremeyeceğim, sadece hissiyatını tarif edebileceğim, bir parça koyup kayıt altına alınmış bir performansla belki bir nebze fikir verebileceğim (zira kayıt başka, canlısı başka) sanatçının sesi ise ‘eeeyyyyy’ dediğinde insanın kalbini sıkıştırıp, karnında birşeyleri yakıp eriten cinsten. Bunu bilir bunu derim.

İrlanda flütü de denen tin whistle eşliğinde başladığı konserde kendine özgün girişini yaptı Micus. Zira bu flüt alıştığımız şekilde tek başına çalınırmış. Halbuki kendisi sol bir elinde bir flüt, sağ elinde bir başka flüt, iki flütü aynı anda üfledi. Tat olarak orta çağ Avrupa’sına uzandık. Ben biraz Keltler, druidler, ağaçlar, ormanlar diyarında takıldım. Bir üveys ağacının tepesine tırmanıp aşağı baktım.

Tin whistle

Arkadan sinding geldi. Bir Afrika sazı olan sinding’i kora’ya benzettim. Sanırım Afrika’ya ait, benzer nitelikte, ama farklı bölgelerden, ülkelerden iki alet. Sinding su kabağından yapılıyor ve keçi derisiyle kaplanıyor. Sesi yumuşak, derinden geliyor.

Arkasından sesi tanıdık, görüntüsü yabancı bir başka nefesli saz çıktı. Ermenistan’dan duduk. Bizim ney gibi içli bir ses. Daha sonra da bas duduk’la devam etti. Bas duduk sadece bir iki nota basmak için çoklu performanslarda kullanılırmış, ama kendisi her zamanki özgünlüğünde bu aletle solo ziyafeti çekti izleyicilere.

Bir başka nefesli saz ise Japonya’dan geldi. Shakuhachi (şakuhaçi okunuyor). Bambudan yapılan kalın bir flüt. Gidilecek yerler listemin üst sıralarında yer alan Japonya’yı görme dürtüsünü tekrar tekrar tetikledi shakuhachi. Japon destanlarından bir sahnede, bir mabedde gibi hayal ettim kendimi.

En hoşuma giden, konserde adını tam duyamadığım, o yüzden evde Google, Youtube taraması sonucu ismine ulaştığım alet ise kalimba oldu. Kalimba tahta bir kutu üstüne gerilmiş çeşitli tellerden oluşan ve baş parmaklarla çalınan bir mini piyano. O da Afrika’dan. Kıtada negro piano (zenci piyanosu) ve thumb piano (baş parmak piyanosu) diye anılıyor. Görüntüsü bir çocuk oyuncağıyla müzik kutusu arasında değişen, sesiyse o kadar basit, naif ve zarif başka bir alet.

Bütün bu enstrümanları çalarken Micus’un ellerinin büyüklüğü, parmaklarının uzunluğu dikkatimi çekti. O parmakların flütlerin, sazların üstünde akıp gitmesi seyre değerdi.

Nefesli sazlar çalmadığında vokal de yapan Micus’un efsunlu bir sesi olduğunu söyleyebilirim. Bu arada kendisi Alman olan usta müzisyenin bu kadar mistik dokular taşıyan parçalara hangi dillerde vokal yaptığını tahmin edebilir misiniz?

Cevap veriyorum:

Uydurukça.

Ağırlıkla kendisinin oluşturduğu sesler, heceler, harflerden oluşan, müzikal anlamı ve yoğunluğu olmasına karşın kullandığımız dünya dilleri anlamında çoğunlukla bir bütün oluşturmayan sözler kullanıyor Micus parçalarında. Yaratıcı değil mi?

Böyle bir adamın doğum tarihine bakmadan edemedim. Kendisi 19 Ocak 1953 doğumlu bir Oğlak burcuymuş. Haritasına (doğum saati ve yerine) ulaşamasam da doğum tarihine bakarak Balık burcunda (Venüs, Ay, Mars) üç gezegeni olduğunu, Satürn’ünün Terazi’de, Venüs’ünün Balık’ta yüceldiğini gördüm. Balık’taki vurguyla mistik, müzikal, yaratıcı yönünü; Oğlak’taki Güneş ve Merkür’leyse hedefi için sabırla, sebatla, ciddiyetle çalıştığını, somut bir şekilde sonucu ortaya koyduğunu ve bunu aynı ciddiyetle ifade ettiğini anladım.

Micus konserlerinde yere oturup bağdaş kurarak performans gerçekleştiriyor. Oturacağı yere çıkmadan ayağındakileri çıkarıp çorapla kalıyor. Üstünde her zaman krem rengi hakim yaka düğmeli bir gömlek ve takımı pantolon oluyor. Bu resim size ne ifade ediyor? Konser sırasındaki iletişimi ise sadece çalacağı parça, aletler ve varsa arka plana koyduğu destek altyapıyla ilgili oluyor. Youtube’da başka konserlerinden videolar izledim. Aynı kelimeler, ifadeler, ciddiyet. Az laf, tam müzik.

Konserden çıktığımda oldukça yükselmiştim. Bir ara gözüm bile dolmuş olabilir. Yanısıra, bu hislerle kafamın arkasına attığım, yüzleşmediğim bazı gerçeklerle burun buruna geldim. Biri yoga. Yoga nihayet, yine, aklıma düştü bir sene sonunda. Yetmez, bedenime de düşsün istiyorum nihayetinde. Micus’u yoga hayatıma getirmişti, Micus da yogayı geri getirir umarım. Sıcak soğuk oynardık ya çocukken saklanan birşeyleri bulmak uğruna. Isındım artık, hissediyorum, yaklaştım çekirdek noktaya.

Kırk yaş yolculuğuyla başlamıştım yazıya aslında. Bu kadar döküldükten sonra farkettim ki daha önceki yazımda seyahat derken ifadem yolculuğa dönüvermiş neden sonra. Tanımlayalım bakalım seyahatle yolculuk arasındaki nüansı satır aralarında. Anlayan bir zahmet iki kelam etsin, bu kadar yazmam boşa gitmesin, sular bulanmasın, bu yazı Dolunay farkındalığıyla noktalansın.

* İstediğim parçasını bulamadım internette malesef. Yogadan miras To The Evening Child’ı daha önce bu yazımda paylaşmıştım. Ve fakat Micus’un bir röportajını buldum. Sanatçının yolculuğuna ve müziğine dair ipuçlarını vermesi dileğiyle..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s