Değer mi Değmez mi?

Başka bir zaman diliminde doğsaydım nasıl bir kadın olurdum merak ediyorum. Haritam aynı olsaydı, alıp onu başka bir yüzyıla koysaydım misal. Geçmişte, kadının sınırlı imkanlara, özgürlüklere, haklara sahip olduğu bir döneme. Kendimi şu anki mantığım, dünya görüşüm ve hayata bakış açımda bulur muydum yoksa zamanın dinamikleriyle uyumlu mu olurdum?

Sonra doğduğum ülke, topraklar, konuştuğum anadil başka olsaydı bu beni ben yapan değerleri ne kadar etkilerdi? Etkiler miydi yoksa yine kendime has değer sistemimi oluşturur muydum şimdiki gibi? Ailem, arkadaşlarım, mahallem, okulum, büyüdüğüm çevre, toplum beni dünya vatandaşı olmaya hazırlarken kültürel faktörlerin bireysel faktörler üstündeki etkisi ne kadar değişirdi?

Üç kademeli bir sorgulama içindeyim değer sistemine dair.

  1. Kadınsal boyut
  2. Bireysel boyut
  3. Toplumsal/kültürel boyut

Yaşar Kemal’in Tanyeri Horozları’nı bitirdim. İnşallah yakında yazarım. 1920’lerde geçen kitaplarda kadınların hayatı temel ihtiyaçları gidermekten ibaret. Beslemek, büyütmek, yemek, aş, aileyi, evi, köyü yedirip içirmek, giydirmek, soymak, yıkayıp paklamak, uykuya yatırmak, uyandırmak. El becerileri gelişmiş, güçleri kuvvetleri yerinde bu kadınlar savaş görmüş yetişkin, oğlan, genç, ihtiyar tüm erkekleri dişleri tırnaklarıyla didinerek ‘yaşatıyorlar’. Severek, isteyerek, işlerini bilerek, ellerinden her anlamda bunlar gelerek. Kadının fonksiyonu bu. Kadınlığı ‘annelik etme’ üstünden ifade ediyorlar, bizzat anne olsun olmasınlar.

Şimdi durum farklı mı diyebilirsiniz. Fark şu: Kadın için hayat ‘sadece’ bundan ibaret değil veya tam tersi ‘hiç mi hiç’ bu değil, eğer bunu şeçerse (seçebilirse). Bunda yaşanılan dönemin dinamikleri yadsınamazken, dönemden bağımsız bireysel değerlerin kendini zamanın ötesinde nasıl ifade edebileceğini merak ediyorum.

Böyle zamanlardaki böylesi kadınları okurken yabancılaşıyorum. Bu bir beğenmeme hali değil, aksine bu düzen bana oldukça fedakar, kabullenici, şefkatli, yumuşak bir dişil düzeni anlatıyor. Benimki ilinti kuramama durumu. Göremiyorum kendimi o dönemde, o halde. 100 yıl sonrasından 100 yıl öncesine baktığımda şimdi bildiklerimle bu değerlendirmeyi yapmak ne kadar sağlıklı tartışadurayım, bunun aksi örnekleri bulunca orda da başka zorlukları gözlemliyorum.

Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda’sını buldum annemlerin kitaplığında. Kadınlara ve edebiyata dair 1929’da yazılmış bir kitap. Hah, işte öteki taraftan bir örnek. Bu kadının doğum gününün benden bir gün önce olması (Kova burcu) dikkatimi çekerken haritasına baktığımda benim haritamın taban tabana zıttı, bir bakıma aynası bir dünyayla karşılaşıyorum. Woolf kendi döneminde bir aykırı. Hem sivil, hem siyasi, hem cinsel tercihleriyle. Sonu da trajik. Ceplerini doldurarak kendini nehre bıraktığı bir intihar vakası. O dönemlerde geleneksel değerlerin dışında yer almak egzantirik bir sonu mu getiriyor diye düşünmeden edemiyorum. Sonra Osmanlı Devleti’nden Halide Edip’i düşünüyorum misal. Kendini fikri ve zikriyle ifade etmeye soyunan, mücadeleci, aktivist başka bir kadın. Savaşta, cephede de görev yapıyor, kitleleri harekete geçirecek aklını, dilini ortaya da koyuyor.

Bu da kadınsal boyuttan çıkarıp bireysel boyuta getiriyor beni. Bireysel değer sistemimde eşitlik, insan olmak, eşit haklara sahip olmak (kadın-erkek farkı gözetmeksizin) benim için önemli. Bu benim haritamda varolan olan bir durum, ama yetiştiğim çevre, ailemin bana öğrettikleri, arkadaşlarım, okuduğum okullar da bu olgunun şekillenip bugüne gelmesine yardımcı oluyor. Bireysel değer sistemimi çocukluktan bugüne beni çevreleyen faktörler getiriyor. Bu benim bulunduğum coğrafyadan, kökenimden, kimliğimden, inancımdan bağımsız bir yetiştiriliş ve oluş biçimi.

Mi?

Burda da toplumsal ve kültürel boyutu düşünüyorum. Her ne kadar kendimi dünya vatandaşı olarak görsem, sınırların kalmadığına, kültürel faktörlerin minimal etkide olduğuna, hepimizin insan olduğuna inansam da, kültürel değerler bireysel değerlerin üstüne bindiği bir durumda herşey birden ben ve ötekine dönüveriyor.

İki tane taban tabana zıt kültürden film/dizi seyrettim yakın zamanda. Film Die Fremde (Ayrılık). Mutsuz olduğu kocasının yanından küçük oğlunu alıp kaçan ve Almanya’daki ailesinin yanına sığınan bir Türk kadının hikayesi. Filmin orta yerinde hikayenin özünü veren şöyle bir replik geçiyor. Bir Türk kadının kaçan Türk kadına nasihatı:

‘Biliyorsun, seninle topluluk arasında seçmeleri gerekirse hiç bir zaman seni seçmezler’

İçimden öfkeleniyorum, eleştiriyorum, reddediyorum, burun kıvırıyorum, lanet ediyorum ait olduğum kültürün bu değer sistemine. Bu bir gerçek, ama ben o değilim diyorum. Ailem de bu değil, bakış açıları bu değil, kocam da bu değil, değil de değil. Dışlıyorum kendimi ait olduğum kültürel değer sisteminden.

Arkadan İsveç-Danimarka ortak yapımı The Bridge (Broen/Bron) izlemeye başlıyoruz. Orda da anne babası ayrı genç bir kızın annesinin yanından kaçıp yeniden evlenip çocuk sahibi olmuş babasının evine emrivaki yaparak gittiğine şahit oluyoruz. Üvey anne, babanın evde olmadığını söylüyor kıza. Kız, beklerim, deyince tamam, dışarda bekleyebilirsin, diyor, kızı içeri almıyor. Baba eve gelinceyse evde kalabalık bir parti olduğunu ve yatacak yer olmadığını, kızının orda kalamayacağını söylüyor. Tam tamına diyor ki, partiye kalabilirsin, her zaman da gelebilirsin, ama bu gece yerimiz yok, kusurabakma kalamazsın. Kız kös kös geri dönerken de sesleniyor arkasından babası, bozuşmadık değil mi?

Yine öfkeleniyorum tabii, yuh diyorum, hale bak, ister yerde ister mutfak tezgahında yatır, ama o senin kızın, al evine yatır bir yere, sokağa bırakma, ne biçim babasın, sahip çıksana kızına, bunlar da ne biçim aileler.

Hooop, hemen kültürel değerler hortlayıveriyor, çıtonk diye yüzüme çarpıyor. Biz ve onlar. Yetiştiğim ve yetişmediğim kültürel değerler.

Haliyle doğum haritamızdaki Venüs’ün (Venüs nerdeyse kişisel değer sistemimizi onun bulunduğu burç ve ev belirler) ötesinde ait olduğumuz toplum, konuştuğumuz anadilin haritasındaki Venüs devreye giriyor şimdi de. Türkiye’nin Venüs’ü ve onun kendini nasıl ve nerde ifade ettiği. Kadınlık dediğin zaman da Venüs’le birlikte Ay da devrede.

Geçen haftalarda oldukça yazılıp çizilen Türk asıllı Alman kadın dizi oyuncusunun yaşadığı bunalımlar ve kendi yetiştiriliş biçimi üzerine okudukça, kadınsal ve bireysel değerler üstüne toplumsal/kültürel değerlerin ne kadar etkili olduğuna şahit oldukça, daha da fazla inanıyorum toplumsal değerlerden kendimizi soyutlamanın zorluğuna.

Nereye bağlayacağım?

Bireysel (ve kadınsal) değerlerimizin kültürel ve toplumsal değerlerden ayrı düşünülmesinin zorluğuna -hangi kültür, toplum içinde yetiştiysek ona ait olduğumuza, coğrafi ve anadil faktörlerinin hakiki etkisine.

Bağlandı mı bilmiyorum. Çoook uzun bir yazı oldu. Dağıttım ve dağıldım. Belki bugün böyle. Bırak dağınık kalsın, düşünceler havada salınsın.

Eylül geldi ya, bana bir hüzün çöktü. Sonbahar kıvamında yaşanan bir yazı bitirip gerçek sonbahara kavuştuk hissindeyim. Gerçekliğe uyanma, işe koyulma zamanı.

Başak’taki Yeniay’a üç gün kala (5 Eylül Perşembe 14.37 civarında) Eylül’e hoş geldin, sarı, kızıl, kahvelerinle içimizi ısıttın diyelim. Her dönemin, yeni ya da eski, değerini bilelim, değer sistemini farkedelim. İster kadınsal, ister bireysel, ister toplumsal, değerimizi kendimiz belirleyelim, ona sahip çıkalım.

Söyleyin bana, değer mi değmez mi?

Venüs Gökte Parlarken

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: