FiratSuyu

Yakın tarihimize dair romanlara merak saldım. Aslında bu bilinçli bir şekilde başlamadı. Gittiğim kitapçılarda elim doğal olarak böyle içerikleri seçti. Belli aralıklarla okuyunca bu sıralama hoşuma gitti.

Geçen seneydi sanırım, Kenize Mourad’ın Saraydan Sürgüne romanını okudum. Hikaye Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde İstanbul’da başlayıp cumhuriyetin ilanına doğru uzanıyor, ordan Beyrut’a Lübnan’ın bağımsızlık yolundaki serüvenine geçiyor, sonra Hindistan’ın sömürge zamanlarından özgürleşme yolundaki adımları anlatılıyor, Paris’te II. Dünya Savaşı’nın patlaması döneminde de son buluyordu. İlk defa saltanat tarafından bir bakış açısını bu romanda okudum. Hüzünlüydü. Tarih kitaplarında okuduğumuz kuru, hissiz, insansız bir ses tonuyla yazılan ‘kötü saltanat, iyi cumhuriyet’ tanımından farklı bir faktör vardı. İnsan faktörü. Bir imparatorluğun çökmeden evvelki son çırpınışları içinde bir ailenin dramı. Gerçekti.

Kasım ayında toplu birkaç kitap almaya gittiğimde elim Yaşar Kemal’e gitti. Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana’yı inceledim. Mübadeleden bahsediyordu. Bir adada mübadillerin verdiği yaşam mücadelesinden. Bir Ada Hikayesi adı altında yazılmış dörtlemenin ilk kitabıydı. Ada diyordu, ama başlığına bakılırsa sadece mübadeleyle sınırlı kalmayacaktı. Düşünmeden aldım. Okumam taa Haziran’ı buldu. Bitirir bitirmez dörtlemenin diğer üç kitabını da sipariş ettim. İkincisi (hani Karınca Adası’ndan göndermeler yaptığım) Karıncanın Su İçtiğini de dün bitirdim.

Önce bir itiraf.

Bir Yaşar Kemal romanı üzerine yazmaya çekiniyorum. Bu kadar etrafından dolanarak giriş yapmam bu sebeplen. Bir düşüneyim, nelerden etkilendim?

Kullanılan özel dil bir numaraya yerleşiyor. Kendime Yaşar Kemal sözlüğü yaptım, telefonuma notlar alıyorum. Durup durup Bey’e ‘cımgışıp durma’ ya da ‘ben bir çatlayıp geleyim’ diyesim geliyor! Tasvirler ve tekrarlar kendini öyle okutuyor ki hiç diyalog geçmeyen, insan olmayan, safi doğa, deniz, dağ, çiçek, balık, keçi, at (hele o koşmaktan köpürmüş atlar) tasvirleri bana sanki bir konuşma gibi geliyor. Kendi kendime, tasvirlerden ve durağanlıktan sıkılmaya meyilli bir okuyucu olarak büyük bir iştahla okumaya devam etmeme, şaşırıyorum.

Sonra hikaye içi hikayeler. Romana giren yeni bir karakteri okurken hop başka bir hikayenin içinde buluveriyorsun kendini. O hikayeyle 1. Dünya ve İstiklal Savaşı zamanlarındaki Osmanlı topraklarında ordan oraya dolaşıp duruyorsun. Sanma ki mini minnacık bir adadasın. Haşa! Bir Laliş’tesin, bir bin pınarlı Kazdağı’nda, bir Mezopotamya’da Bağdat’tasın, bir Karadeniz’de vadi tepesinde, bir Girit’tesin, bir Sarıkamış’ta Allahüekber’de, bir Van’dasın, bir Karınca Adası’nda.

Hikayelerde destanlarla bağlantılar var sonra su gibi akıp giden. Zümrüdü Anka’ya göndermeler, Hızır ve keçileri, dengbejler, Fakiye (Feqiye) Teyran’ın hikayesi..

Ve tabii bitmek bilmeyen sofralar. Ah o sofralar! Deniz kenarı çınaraltı sofraları, evde yer sofraları, teknede kıç üstü sofraları, nerde olursa olsun kalabalık hep birlikte paylaşılan yörenin güzel, leziz sofraları. Zeytin ağacı közlerinde pişen balıklar, kabak çiçeği dolmaları, tarhana çorbaları, keçilerin sütleri, arıların balları, rakısı şarabı, bitmeyen ‘‘ları. Onlar ‘acından ölürken‘ adamın ağzının suyunun akıp karnının guruldaması.

İki kitap bir arada olunca konudan ziyade aklım detaylarda. Yine de kısaca; birinci kitap Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana bütün dörtlemenin geçtiği adaya baş karakter Poyraz Musa’nın gidiş hikayesi. İkinci kitap Karıncanın Su İçtiği ise adaya giden gelen mübadiller, kaçaklar, göçmenlerin yavaş yavaş yerleşip hayatlarını kurma düzeni. Şimdi bakınca ilk kitap bir prelüd. İkincisi gürül gürül akan bir nehir. Birinciyi okumadan öbürüne geçmek olmaz. Bakmayın dört kitap olduğuna. Aslında tek bir kitabın dört cilde yayılmış bölümleri.

İnsan var bu kitaplarda, insana dair her şey. Kıran kırana savaşlar, hastalıklar, ölümler, kırımlar, yıkımlar. Paylaşım, kardeşlik, dostluk, düşmanlık. Sevgi, şefkat, aşk, sevda, karası, akı. Zenginlik, fukaralık, açlık, tokluk, gözüaçlık, gözütokluk. İnsan var, insana dair her şey. Gerçeklik. İnsanın gerçekliği, yakın tarihi, acısı, tatlısı.

Dörtleme olunca (ve bu kitapların baskısının oldukça büyük bir arayla piyasaya sürüldüğünü öğrenince) araya başka kitap alırım diyordum. Vazgeçiyorum. Üçüncü kitap Tanyeri Horozları’yla aynen devam ediyorum.

Eh, bu yazıyı da böyle ‘kirp‘ diye kesip ‘gürp‘ diye susuyorum, ‘derakap‘ kalkıyorum. Gece ‘giyit‘lerimi çekip, yüzümü ‘yuyup‘ yatağıma gidiyorum. Siz buralarda ‘konuklayadurun‘, gün ‘ağmadan‘ dönüyorum.

Karincanin

4 thoughts

  1. Çok teşekkür ederim. 🙂 Şimdilik burdan ufak ufak yazarak iyiyim. Anlık ve geldiği gibi olmasını seviyorum, bakalım. Sevgiler..

    Beğen

  2. Geri bildirim: Ocak « MINDMILLS

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s