Hiçbir kadın bir erkeği geliri dışında bir nitelikle değerlendirmez. Kendi kendine böyle söylemez, böyle düşündüğünü bilmez. Ne hoş bir adam, der, aslında bol parası var demektir. Paranız yoksa, hoş değilsiniz. Şöyle ya da böyle şerefsizsiniz. Günah işlediniz. Aspidistra’ya karşı günah işlediniz.

Kim demiş?

Gordon Comstock.

O kim?

Para Tanrısı’na savaş açmış bir protagonist.

Konumuzla alakası?

İrlanda’ya seyahate giderken başıma ilginç birşey geldi. Yanıma okumak için O Muhteşem Hayatınız‘ı almama rağmen uçağa binmeden önce D&R’a girip kitaplara baktım. Gözüme George Orwell 1984 takıldı. Almak istedim, tereddüt ettim. Sebebi elimdekine ihanet etmemek. Bey’e sordum alsam okur musun diye, yok dedi. Kös kös bıraktım kitabı elimden.

Uçağa bindik, hevesle başladım O Muhteşem Hayatınız’a. Otuzlu sayfalar civarı küt diye başka bir hikaye başladı. Bakınız İrlanda yazımda girdiğim tespitim.

Önce afalladım, bir önceki sayfayı tekrar okudum. Hiç bir alaka yok.

Allah Allah, belki hikaye içinde hikaye vardır.

Devam ettim okumaya. Türkiye’den Londra’ya ışınlandık, şimdiki zamandan 1930’lara vardık.

Bu işin içinde bir iş var.

Hikaye içi hikaye 30 sayfa kadar sürdü. Bitince baktım yine Diva’dan bahsediyoruz.

Tuhaf. Baskı hatası olmasın?

Yapacak birşey yok. Takılmadan devam ettim romanı okumaya, ama içime kurt düştü bir kere.

İstanbul’a döner dönmez önce Google’da hikayenin içinde geçen Gordon Comstock ismini arattım.

Karşıma kim çıktı dersiniz?

George Orwell.

Nasıl yani?!

Peki kitap?

Aspidistra.

Tekerlek döndü, kitabı aldığım Remzi Kitabevi’ne yollandım. Önce sinsice bir O Muhteşem Hayatınız buldum, açtım 32. sayfaya baktım. Roman gayet normal Diva, Toplayıcı vs devam ediyor.

Kasaya gittim, durumu anlattım. Kendi kitabımı ve doğru baskıyı gösterdim. Oldukça şaşırdılar, yenisiyle değiştirdiler. Ben de bunu bir işaret sayıp hem Aspidistra’yı hem 1984’ü aldım. Bir taşla iki kuş.

Aspidistra’yı okudukça kendi hayatımla paralellikler gördüm. Paraya, maddiyata bakışımla, değer yargılarım, sahip olduklarımla ilgili içinde olduğum değişim bu kitabın boşuna karşıma çıkmadığının işaretiydi sanki.

Misal yukarıda alıntıladığım paragrafla taa lisedeyken bir arkadaşımla yaptığımız konuşma aklıma geldi. Eski bir kız arkadaşından bahsederken aslında kızın onunla başta ilgilenmediği, ama sonra babasının son model lükstra arabasıyla onu almaya gittiğinde etkilendiğini ve çıkmaya başladıklarını anlatmıştı. O bana bunları anlatırken garip hissettğimi hatırlıyorum çünkü o dakika o lükstra arabanın içinde oturan bendim. Ben de mi bunların etkisindeydim ve böyle görülüyordum?

Romanda Gordon’un kendini inandırdığı dünyada her şeyi elde etmenin -aşk, statü, sevgili, eş, aile, çocuk, iş, saygı, erdem, ahlak vs- yolunun paradan geçtiği ve Para Tanrısı dediği kapitalist sisteme savaş açarak kendini hiçleştirmesi felfesininin kendi hayatımdaki yansımalarını hayret ederek, kimi zaman içim sıkılıp ‘hadi artık, kaçmayı bırak, sorumluluk al, çalış’ diyerek, kimi zaman ‘devam et, sefillerin dibine ulaşıncaya kadar batır kendini çukura, öldür sonunda’ diye isyan ederek okudum.

Gordon’la aramdaki fark onun içten içe ulaşmak istediği şeyleri reddederek sorumluluklardan kaçmasıydı. Benim gençken tepkimse ben bunu yaparım, çalışırım, başarırım azmiyle mücadeleye soyunmamdı. Yolun yarısına gelmem itibarıyla da bu mücadele ve azmi sorgulamam.

Kim için, ne için?

Hem Plütonik hem Neptünyen özellikler buldum romanda. Gordon’un kendini şiirle, şair kimliğiyle, ideal romantizmle ifade etmesi, içkisiz, sigarasız duramaması, sürekli mazlum, kurban durumuna düşmesi, yaratıcılığı, maneviyatı, maddiyata karşı duruşu ve tüm yanılsamaları Neptün’ün ipuçlarını döktü önüme.

Yerin altı, yerin altı. Toprağın güvenli yumuşak rahmi, iş bulmanın, işten atılmanın söz konusu olmadığı, seni durmadan rahatsız etmediği, umudun, korkunun, hırsın, onurun, yükümlülüklerin bulunmadığı, alacaklıların kapına gelmediği yere batmak. İşte orda olmak istiyordu Gordon. Öte yanda ölüm değildi istediği, gerçek bedensel ölüm değildi…Aşağı gitmek istiyordu, derinliklere edepli olmanın artık önem taşımadığı bir dünyaya gitmek istiyordu; kendine saygısının iplerini kesmek, kendini batırmak – Rosemary’nin dediği gibi dibe inmek istiyordu.

İşte bu Hades’in dünyası. Yeraltı. Karanlıklar diyarı. Oraya inme cesaretini gösterdiysen, (metaforik olarak) ölmeyi, kabuğundan sıyrılmayı göze almışsın demektir. Diğer bir cesaret unsuru da küllerinden doğarak yeryüzüne yeni bir deri, yeni bir canla çıkmak ve devam etmektir.

Ben kendimi hala yeraltında hissediyorum. Kabuğumdan, görünen derimden sıyrıldığım, soyunup çıplak kalmaya davrandığım karanlık, nemli bir madende. Arada yeryüzüne intikal edip dünyevi hayatı devam ettiriyorum, alttan parıldayan yarı sıyrılmış yeni derimle ve birlikte henüz tam olarak bedenimden ayrılmayan yarı eski cildimle. Bu beden, bu benlik üstüne giydirecek kıyafeti seçemiyorum bazen. Doğru iniyorum Yerebatan’ın derinliklerine. Bekliyorum giyinme zamanı gelir diye.

Uygarlığımız açgözlülük ve korku üzerine kurulmuştu, ama sıradan insanların yaşamlarında, açgözlülük ve korku, gizemli bir şekilden daha soylu başka birşeye dönüşmüştü. Aşağı-orta sınıf insanları orada tül perdelerinin ardında çocukları ve ıvır zıvır eşyaları ve de zambaklarıyla para-yasasına uygun bir şekilde yaşayıp gidiyorlardı mutlaka, ama yine de ahlaklarını korumayı başarıyorlardı. Para yasası onlara göre kinik ve pis birşey değildi. Onların da standartları vardı. ‘Saygınlıklarını koruyorlardı’ – zambaklarını büyütüyorlardı.

Bu Aspidistra’yla ilgili bir inceleme yazısı değil. Benim kitapla tanışma, George Orwell’i yeniden hayatıma alma ve kendi değerlerimle yüzleşme sürecimden bir kuple aslında. Kitabı önerip önermeme konusunda edebiyat çevrelerine bakarsanız Orwell’in başyapıtlarının arasında ergen çocuk toyluğunda kalmış vasat bir deneme (Orwell kendisi de paraya ihtiyacı olduğu için bu kitabı yazdığını ifade etmiş zamanında), bana sorarsanız oldukça felsefi bir altyapıyla, yazıldığından seksen sene bile sonra tam da şimdi anlam buluyor şu anki hayatta!

Eh o zaman, Aspidistra havaya, ben yeraltına.

5 thoughts

  1. Plüto Akrep’in yönetici gezegenlerinden Ayşe. Benim haritamda Akrep vurgusu yok, ama Akrep’in yönettiği evimde Satürn transiti var. Haritamdaki Plüto da tetiklenmiş durumda. Sen neden bahsediyorsun şimdi dersen, bir gün yüz yüze inşallah derim. 🙂

    Beğen

  2. yok, o kadar zırcahil değilim bu konuda. ama “yeraltı” ve “küllerden yükselme” genelde Akrep’in konusudur. ondan didim..

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s