Bazı kitaplar vardır, okurken öyle kapılıp gidersiniz ki artık göz harf, kelime ve cümlelerden oluşan sembolleri anlama çevirmez. Hikaye size vahiy gibi akmaya başlar. Siz de kapılıp gidersiniz duraksız, nefessiz. İlerledikçe bunun bir sonu olacak, çok hızlı gidiyorum, yavaşlasam da bitmese dersiniz. Ağırdan almaya çalışırsınız. Kaçınılmaz son gelir yine de. O zaman durup o akışı sindirmek kalır elde. Belki el tekrar gider kitaba. Daha derinden hazmetmek, kaydetmek, ikinci bir gözle anlamlandırmak isteğiyle yeniden okursunuz bazı bölümleri veya hepsini şöyle bir.

Dün sabah Oya Baydar’ın son kitabı O Muhteşem Hayatınız’ı bitirdim. Bitirmemle kitabı kitaplıktaki yerine kaldırdım. Sanki bir müddet gözümden uzakta olursa içimde bıraktığı tortuyu daha objektif hisseder hazmederim diye düşündüm. Sonra bugün gidip çıkardım kitaplıktaki yerinden. Önce kitaplığın olduğu odada, sonra salonda masada, sonra uzanarak kanepede yarısından itibaren tekrar okudum. Kitabın kapağını ikinci defa kapadım. Ve bu kitapla beni bir romanda neler etkiliyor, sürüklüyor birkaç madde çıkardım.

Romanın 1938’de bugünün Tunceli’si, zamanın Dersim’inde yaşananlara dair bir hikaye etrafında dönmesi özellikle merakımı kabartmış, kitabı satın alır almaz okumaya dalmıştım. İtiraf etmeliyim ki kitaba girmem uzun sürdü. Daha doğrusu kitabın hikayenin özüne inmesi, akıp gitmesi. 470 sayfalık romanın yarısından fazlasını okurken hikayenin gidişatıyla ilgili verilen ipuçları, detaylar, belki ana iki karakter olan Diva ve Toplayıcı bende ağırlık ve ‘nedir takılıp akmayan bu hikayede?’ hissini uyandırdı. Daha önce Oya Baydar okumadığım için özellikle ısrarcı davranıp devam etmek, bitirmek istedim.

Üçüncü ana karakter Arya’nın romana katılması, diğer bir karakter Cansa’nın gözünden dönemin tarihi, bölgenin kültürü, adetleri, bütün bunların anlamı üstünden aktarılmaya başlamasıyla (buralarda 270. sayfalara gelmiş olduk) kitap sanki bir köşeyi döndü ve başka bir vitese geçti. Ordan sonrasını hatırlamıyorum! O kadar hızlı okudum ve sona yaklaştıkça ‘Ay çok az sayfa kaldı. Halbuki daha yeni başladık. Nasıl bitecek, nasıl bağlanacak?’ hissiyle dolup taştım ki bitmesiyle kalakaldım. Evet, hissettiğim gibi yarısından fazlası haftalarca elimde sürünürken kitabın son üçte birinde okuduklarım, hissettiklerim, bana düşündürdükleri yetmedi. O yüzden ertesi gün tekrar açıp okudum o son üçte birini. Ve uçup giden bazı detayları yeniden, bu sefer farkederek, üstünde durarak anlamlandırdım.

Bir kitabı sevmem için öncelikle karakterlere karşı birşeyler hissedebilmeliyim. Bunu farkettim. Diva ve Toplayıcı karakterleri bende yüzeysel bir sıkıntı hissi oluşturdular. Bana onların gözünden anlatılan kısımlar uzun, ağır tempolu, bunaltıcı geldi. Akmadı bir türlü. Görüyorum, hikaye orda, ucu görünüyor, ama bir türlü ilerleyemiyoruz, ulaşamıyoruz sanki. O yüzden de başta kendim için yanlış seçim yaptığımı düşündüm içten içe. Diva’nın kızı Arya’nın gerçekliği, olduğu gibi hali, kıvırmadan, dolanmadan, uzatmadan, neyse o olarak hikayeyi ele almasıyla işte dedim işte, beklediğim kitaba sonunda ulaştım! Arya ve onunla hikayeye giren dördüncü önemli karakter Cansa hislerimi canlandırdı, ateşledi, cayır cayır yaktı.

Sonra farkettim ki yeni bilgi benim için değerli. Bilmediğim, tanımadığım coğrafya, kültür, dil, inanışlar, insan. Türkiye’nin doğusunda Kars ve Diyarbakır’a gittim sadece. Ne Tunceli’ye ne coğrafyasına aşinayım. Kitaptaki ‘yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve yağışlı’ sendromu. Okurken Munzur’la ilgili bloglara, resimlere baktım. Hakikaten o gözeleri, güneşin bir türlü yükselemediği dağları, tepeleri görmek istedim. Görerek yaşamak, hikayeyi anlamlandırmak. Ve tabii Alevilik, Zaza dili, ağıtlar, semahlar, inanışlar. Alevilikle ilk tanışmam üniversitede olmuştu. Bizim okulda bir kampüsten diğerine giderken otostop çekerdik bazen. Bir gün bir arkadaşımla bir çocuğun arabasına bindik. Arkadaşım çocuğa küt diye ‘Alevi misin?’ diye sormuştu. Bilmiyordum ne olduğunu, ama utandığımı hatırlıyorum arkadaşımın sorma şeklinden. Çocuk ani bir hareketle kafasını çevirip ‘Nerden anladın?’ dedi. ‘Kılıçtan’ demişti. Torpidosunun üstünde bir kılıç yapıştırması vardı. Hz. Ali’nin olduğunu söylemişti o arkadaşım sonra bana. Kendisi de Kıbrıslıydı. Belki de ondan biliyordu diye düşünmüştüm. Yoktu benim etrafımda hiç bu konuya dair bir ipucu. Bunu unutmadım, ama üstünde de durmadım. Yavaş yavaş gizli kalan, bastırılan birtakım gerçekler konuşulup ses bulmaya başlayana kadar. Yakın tarihimize dair bilgisiz ve bihaber olma durumu. Romandaki (ve tarihteki) Dersim’e, bölgede yaşananlara, coğrafyasına, insanına, inanışına, hayata bakışına ve yaşayışına yaklaşımım bu merakla kabardı. Roman üstünden belki daha ‘romantik’ bir gözlükle baktım olan biten her şeye. Adı üstünde, roman. Ama yazarın tarafları belirleyip isimlendirmesine tezat taraf tutmadan, aslında bu tarihte ‘taraf’ olmanın ne kadar karmaşık bir olgu olduğunu gösteren yaklaşımını sevdim. Gerçekçi ve objektif buldum.

Son olarak da tutku. Evet, tutkuyu seviyormuşum okuduklarımda. Aşk, seks, romantizm demiyorum. Tutku diyorum. Tutkulu romantik bir aşk da olabilir bahsettiğim, tutkulu öğrenme hevesi, tutkulu hayata tutunma mücadelesi de. Saf tutku işte. Tutku girdi romana, ben bittim. Roman da öyle çözülüp gitti. Başta romanda (veya kendimde) o tutkuyu bulamasam da kokusunu aldım demek ki. Israrım sebepsiz değilmiş. İçimi doldurdu bulduğum tutkunun nefesi, sesi.

Kitabı bitirdiğimden beri madde madde yazacaklarımı kafamdan geçirirken ne kadar yazarsam o kadar hikayeden, hissettiklerimden uzaklaşacağım, analiz için analiz yapacağım gibi gelmeye başladı. İstemedim. Doku hala çok taze. O yüzden ne kadar az o kadar çok diyerek kitaptan bir alıntıyla bitiriyorum:

‘Bazen dil, anlamanın önündeki en büyük engeldir. Kavrayışımızın ufkunu daraltır. Oysa dil sadece sözcüklerin seslendirilmesi değildir, sadece birbirimizle anlaşma aracı değildir, anlamın aktarılmasının aracıdır. Sözcükler tarif ettiklerinden, gösterdiklerinden ibaret olsaydı, ne din ne felsefe gelişebilirdi.’ (sayfa 286)

Oya Baydar’dan O Muhteşem Hayatınız’ı okuduğunuzda sizin de kelimelerin, karakterlerin, hikayenin, tarihin ötesindeki anlamı bulmanız dileğiyle..

6 thoughts

  1. Susan Sontag’ın ”Yanardağ Sevgilim”, Doris Lessing’in ”The Cleft”, John Fowles’un ”Büyücü”, Jean Rhys ”Geniş Geniş Bir Deniz”….. bilemiyorum. Uzun zamandır TUTKU, buzulların ağır ağır ama kesin erimesi gibi küresel ısınmaya kurban mı gitti? Kitap tavsiyesi için teşekkürler 🙂

    Beğen

  2. Bunca okuyup, hiç Oya Baydar okumadım desem?!… Ama hep merak ettim. Bu kitabı da öyle. Yazının girişini ve sonunu okudum, ortalarda spoiler olduğunu düşündüğüm ve bu kitabı yakın zamanda okumayı planladığım için…Tutku seviyormuşsun madem, John Fowles’dan “Fransız Teğmeni’nin Kadını” ilk aklıma gelen ve sonra Emily Bronte “Uğultulu Tepeler”… Bol kitaplı günler… Sevgiler…

    Beğen

  3. Spoiler yok yazımda (bence), hikayeden bahsetmiyorum. Sadece karakterleri niye sevdiğimi veya içselleştiremediğimi yazdım. Yine de beklenti yaratabilir tabii. Sana da iyi okumalar. Okuduktan sonra beklerim, bakalım sen ne diyeceksin. Öneriler için teşekkürler! 🙂

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s