Bugün kendimi yine kolları sıvamış birtakım olguları savunurken buldum. Yine diyorum çünkü bu benim içine çoklukla düştüğüm dipsiz bir kuyu. Otomatik bir tepki. Bazen yerli, bazen yersiz.

Savunmaya ne zaman geçeriz?

İyi bir örnekte hayatta önem verdiğimiz, inandığımız konularla ilgili karşıt görüş geldiği zaman. Daha nahoş bir örnekte saldırıya maruz kaldığımız zaman.

Ben saldırgan değil, savunmacı bir yapıdan geliyorum. İnandıklarım doğrultusunda dibine kadar sağlam durup sonuna kadar fikrini savunan bir bünyem var. Fikirlere, çalışan kafaya, akla, ifadeye önem veriyorum. Herkesin masaya getireceğini duymak istiyorum. Ammavelakin iş benim fikirlerimi değiştirmek gibi bir noktaya geldi mi mıh diyor bir gıdım oynamıyorum yerimden. Öyle ateşli bir savunma, öyle ayağını toprağa gömüp kökleme, fikrimi koruyup kollama durumu. Bunun sahip çıkılacak konular olduğunda süreklilik getirmesi iyi tarafı. Bir fikre yapışıp sabit fikirliliğe sürüklemesi gölgesi.

Bir yandan bir doğrucu davut durumu var. Karşımdakinin doğru bilinen yanlışlar tellerinden çalmaya başladığını gördüğüm anda hemen başlıyorum. ‘Bir dakika, o öyle değil, böyle!’. Düzeltmeden duramama. Misal yabancı dilde (İngilizce, Fransızca, Yunanca, İspanyolca farketmez) bir sözcük doğru telaffuz edilmedi. Söyler(d)im. Türkçe yazım kurallarına uyulmadı. İki kere söylerim. Yüksek dozlu ilgi alanlarımdan biriyle ilgili yalan yanlış, genel geçer ve oldukça yüzeysel ahkam kesildi. Birden işin ciddiyetini ve iç yüzünü anlatan bir öğretmenlik edasına kapılabilirim. Hatta bakmışım, duramamışım, bir beş dakika diskur çekmişim ya da uzun bir paragraf yazmışım ki sürgit!

Geçen sene New Orleans’taki Astroloji Konferansı’na (UAC) gittiğimizde bir gün seminer arasında Amerikalı bir astrologla kahve eşliğinde sohbet etmeye başladık. Kaliforniya Silikon Vadisi tarafından astrolojiyle ilgili bir software üreten ve bunu akıllı telefonlar için uygulamalar üstünden satan bir firmanın sahibiydi kendisi. Konu bir şekilde yeni lanse ettikleri akıllı telefon uygulamasına geldi. Bu uygulamanın ancak akıllı telefona adını vermiş iPhone ile kullanılabileceğine dair bana programı anlatmaya başladı.

Ajanstan ayrılmadan evvel en büyük müşterim rakip bir markaydı. Ve tabii sadece akıllı telefon değil, cep telefonu pazarına, rekabete, modellere, hangisinin ne kapasitede olduğuna son derece hakimdim. Amerikalıların kendi markalarına olan bağlılıkları ve özellikle Apple söz konusu olduğunda akan suların durduğu gerçeğini yadsıyamam. Ve fakat adamın akıllı telefon kategorisini sadece iPhone’dan ibaret olarak tanımlaması benim içimdeki Savcı ve Yargıç tiplemesini pat diye ortaya çıkardı. Bir baktım ben adama Amerika’da sanıldığının aksine, dünya pazarında şu şu markaların şu şu telefonlarının akıllı telefon kategorisini tanımladığını, iPhone’un da tabii ki burada yer aldığını, ama bu tek taraflı bakış açısının bir anlamı olmadığını filan anlatıyorum!

Sonra birden adamın yüzünde kendimi gördüm. Dehşet! Ve kendime sordum: Napıyorsun? Kime ne? Sana ne? Babanın pazarı mı? Babanı bırak senin hayatının anlamı mı? Niye ordasın, kime ne anlatıyorsun?

Hayatımın anlamı kısmı bir yere kadar doğruydu tabii. İş, ajans, markalarım hayatımın anlamıydı ya.

Da..

Ben ordan emekli olmuştum güya.

Bitti deyince bitmiyor tabii bu süreç, ama iki sene sonra bu tepki-etki bir tokat gibi geldi bana.

Yaptığım işe, aldığım bilgiye o kadar sıkı bağlanmışım, kendimi öylesine adamışım ki üstünden geçen zamana rağmen orda bulunuş amacım yitip gitmiş. Adamcağızın bana belki de olta atıp hafiften yazdığı, bunu da cep telefonu uygulaması üstünden yaptığı gibi konunun aslını kaçırıp kuşanmışım kılıç kalkanı, hararetle savunuyorum. I-ıh diyorum, o öyle değil, böyle.

Adam sonunda Starbucks kahvesini alıp gülümsedi, ‘very nice to meet you’ tadında başka bir köşeye ilerledi. Ben de o ‘very’ kısmını yorumlamaya çalışmadım. Bu kadarı bile yetti.

Haritalarımızda mücadele, saldırma, duruma göre savunma Mars’la, otorite, yargılama Satürn’le, akıl, (yüksek) eğitim, kibir Jüpiter’le birlikte geliyor. Hangi burçlarda olduklarına ve birbirlerine nasıl açılarda bulunduklarına göre de yukarıda saydığım konularda kendilerini ifade ediyorlar. Benimkini tahmin etmek çok zor olmasa gerek. Bilgi, iletişim, ifade konularına bu kadar anlam yükleyip savunmalara girişmem, düzeltmelere soyunmam boşuna değil. İş hayatındaki bu tepkilerimi sektörün dinamiklerine, insanların bu bağlamdaki ilişkilerine, iletişim veya iletişememelerine, egoların havalarda uçuşmasına, herkesin yalnızca ve yalnızca kendi söyleyeceğine konsantre olup aslında diğerininkine pek de önem vermemesine bağlar, kendimi sürekli yukarıdaki örneklemeler içinde bulurdum.

Ahanda!

Alakası yok.

Dakika bir gol bir.

Yer: UAC, New Orleans.

Toplantı katılımcıları: Sayın Savcı ve Sayın Yargıç.

Toplantı konusu: Savunma, Yargılama ve Düzeltme.

Tarih: Hayattan herhangi bir gün

Eh bunları bulup tespit ettik, ne olacak şimdi?

Sayın Savcı ve Sayın Yargıç bir yere kaybolmadılar tabii ki. Durdukları yerdeler, yaşamlarını sürdürüyorlar hala. Benim üstümde de bol bol çalışıyorlar keza. Demin bir telefon konuşmasında yine varlıklarını hissettirdiler misal. Fark şu oldu. Bu katılımcıların adım adım konuşmaya tanık oluşlarını hissettim. Koşarak gelmediler bu sefer. Ağır ağır yürüyüp durdular kapıda. Benimle birlikte dinlediler. Arada bir iki fikir verdiler, geri çekildiler. Bu arada benim yine beynim karıncalandı, damarlarımdaki kan akışı hızlandı, kalbim küt küt pat pat vurdu attı vurdu attı. Hissettiklerimin bilincinde Sayın Savcı ve Sayın Yargıç’la yanyana durup konuşmaya devam ettim. Monologa değil, diyaloga.

Bugünlük böyle. Adım adım öteye. Yarın ola hayrola.

New Orleans Taksi

6 thoughts

  1. maalesef -mi demek lazım- ben de onlardanım, sendenim yani.. “doğrucu davut”.. annem bile kızar bu yüzden bana bazen. sanırım babama çekmişim. savcıyken beraat isteyen, avukatken “ben sizin davanızı alamam kaybedersiniz” diyen bi adamdı kendisi neticede.. benim de işimden istifa etmişliğim ya da isyan çıkartıp yayın yönetmenini toplantıya çağırmışlığım vardır, bu “davutluktan” mütevellit…
    bu arada sana ne zamandır söyliycem, hadi şimdi sırası geldi: “tabii”, sure, of course manasına gelen iki i’yle.. öteki “tabi” ait olmak, üyesi olmak anlamında:)

    Beğen

  2. Ne güzel hikayeler sığdırmışsın yine iki satıra. Sağol Ayşecan.
    Düzeltmen de düzeltme yer ‘tabii’. Bak, öğrendiğim kelimeyi cümle içinde kullandım. 😉 Sağolasın.

    Beğen

  3. Bu arada sayende farkettim. Ne kadar ‘tabii’lerle doldurmuşum yazıyı. Sildim bazılarını. Hala gani gani var. Bir kez daha sağol.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s