Ne zamandır konsere gidip ağız tadıyla canlı müzik dinlemiyoruz. Hele en son İş Sanat’taki İma fiyaskosundan sonra kulağımın pasını atabilmiş değilim.

Hani çeşitli film festivallerinde filmlerden çıkmışlığım vardır, ama konserden kaçtığım olmamıştı. Dört beş parça dinledikten sonra, milletin ayaklanmasını fırsat bilip fırlamıştık İma konserinden resmen. Bizde bıraktığı hissiyat Antalya’da bir tatil köyüne sezon dışı zamanda gitmişiz. Bu hanım kızımızı da yurtdışından transfer etmişler bu özel etkinlik için. Siz deyin bayi toplantısı, ben diyeyim bayram özel programı, otel barına konsere gelmiş, söylüyor. Gencecik, fıstık gibi hatunun oldukça nostaljik, ebeveynlerimizin dönemine ait parçalardan oluşan bir repertuar seçmesinin ötesinde (Gracias a la vida, Sara per che ti amo, Those were the days vs) arkadaki orkestranın, tam da Ferdi Özbeğen’in vefatının üstüne adamın kemiklerini sızlatacak şekilde org ağırlıklı varlığı, İma’nın sahneyi dolduramayışı, kılığı kıyafeti dansları ile bizi oldukça hayal kırıklığına uğrattı. E araştırmadan mı gittin kardeşim derseniz, şu klibe kapılıp hafif bir pop müzik konseri beklentisiyle gitmiştim. Yalanmış.

Ertesi gün İma’nın sanatseverlere çok hoş, dolu dolu bir gece geçirttiğine dair resimler, haberler vardı. Ammavelakin o ‘hoşluk’ dedikleri geyik bizim içimizi şişirdi. Hani Allaha şükür sevgili İstanbul’da artık senelerdir iyi müzisyenler, iyi müzikler, festivaller, performanslarla iç içeyiz. Şanslı addediyorum bu anlamda kendimizi. Bu konser bana 25 sene evvel ilk defa dünyanın bu coğrafyasına gelen batılı bir sanatçıya verilmiş Türk seyircisi briefiyle eş bir konser izlenimi verdi.

Neyse, uzatmayayım. Zira konum bu değil. Sadece kulaklarda kalan en son canlı müzik performansı bu. Çıkıverdi birden böyle orta yerde.

Bey de ben de müziğe meraklıyız. Canlı performans izlemeyi, konsere gitmeyi de seviyoruz, kendi arşivimizi oluşturmayı da. Evde, arabada, ormanda, denizde kendi müziğimize ulaşmak, tüm arşivimizi yanımızda taşımak bizim için elzem. Anlayın müziğin hayatımızda tuttuğu yeri.

Dijital platformlar patlayıp mertlik bozuluncaya kadar (ve aslında hala içten içe) ‘hard copy’ olsun, bizim olsun diyerek CD almaya devam ettik bir süre. Hala da alıyoruz CD’leri. Belki eski LP koleksiyonerleri gibi biz de CD koleksiyoneri oluruz, kimbilir.

Hatrı sayılır bir müzik arşivimiz var. Benim teknoloji merakımın kullanıcı bazlı yansımasının yanında Beyim bu alana teknik olarak da oldukça hakim. Evimizdeki arşivimizi seneler içinde pey der pey dijital ortama aktardı. Artık server üzerinden tüm müziklerimize ister akıllı telefonumuzdan ister kontrol kumandasından ulaşıp evde müziklerimizi çeşitli ‘smart mix’ programları, çalma listeleri şeklinde dinleyebiliyoruz.

Bunun üstüne bir de ‘on-demand’ müzik platformları eklendi son dönemde biliyorsunuz. Varolan internet radyolarının üzerine bu platformlar bizim içimizi pek bir açtı. Üye olup belli bir ücret karşılığında internet üstünden ‘stream’ şeklinde müzik dinleyebiliyoruz artık.

Hatırlarsanız geçenlerde Aylin Aslım’ın yeni çıkan single parçası İki Zavallı Kuş‘u Deezer’a link vererek paylaşmıştım. Deezer işte böyle bir müzik platformu. Bu tip platformların güzelliği, sadece bir parça, sanatçı, albüm veya janr seçip dinlemenin ötesinde, bu saydıklarımdan herhangi birini seçip ‘akıllı çalma listesi’ oluşturabilmeniz. Örneğin, Deezer’da Aylin Aslım’ı aratıp bir parçasını seçtiniz ve ‘akıllı liste’ (smart mix) yapmasını istediniz. Seçtiğiniz sanatçı dahil olmak üzere size benzer sanatçıların, janrların parçalarını mixleyip sırayla çalıyor böylesi bir platform.

Sene başında 2012’de paylaştığım müzikler içindeki Türkçe parçaların nişliğini farkedip biraz daha yeni nesil yerli müzisyenler ve parçalarla ilgileneceğimi söylemiştim. Biraz bu çıkış noktası biraz Deezer, Mog, Spotify keşifleri derken Türkçe caz parçaları, sanatçıları üstüne mixler yapıp on-demand dinlemeye başladık. Bu sayede keşfettiğimiz birkaç isim oldu. Bazılarını Salon İKSV, Babylon, The Hall konser bültenlerinden biliyorduk, bazılarıyla yeni tanışıyorduk.

Birkaç gündür bu keşifler içinde dönerken iki gün evvel bir eposta düştü posta kutuma. The Marmara’nın tepesinde açılan Raika‘da dört hafta üst üste caz geceleri varmış. Chivas Jazz Knights. Her Cuma başka bir isim. Birsen Tezer, Yavuz Akyazıcı Project, Ceyl’an Ertem, Jehan Barbur. İlgimi çekti ve yukarıda saydığım haleti ruhiyeyi perçinler bir hava estirdi. Yakın bir arkadaşımızın doğum gününü fırsat bilip yarın akşama Raika’ya rezervasyon yaptırdık. Yemek yiyelim, iki kadeh tokuşturalım, üstüne de ağız tadıyla canlı güzel müzik dinleyelim dedik. Hem ben de şu İma’dan kalma kulak pasımı atarım umarım.

Yarın akşamki program Birsen Tezer. Kendisini ilk defa canlı dinleyeceğiz. Hazırlıkları yapıyoruz. Deezer, iTunes, Soundcloud full çalışıyor. Müzikler dinleniyor, içselleştiriliyor.

Bense size yeni keşfettiğimiz başka bir caz sanatçımızdan kuple sunmak istiyorum. Jülide Özçelik’ten Yalan Dünya. Bir gün de onu dinlemek kısmet olur inşallah. Pek beğendim bu sesi, bu parçayı yorumunu.

İşte, teknoloji ve dijitalize olmaya doğru giden dünyamızın nimetlerine iyi bir örnek. Ve tabi müzik dolu şehrin güzelliğine de. Sanırım bu yüzden doğa, orman, deniz ve basit yaşamı sevsem de, şehir hayatından ayrı kalmak bana zor. Şehrin, büyük şehrin, İstanbul’un ve benzerlerinin en sevdiğim yanlarından biri bu.

Cazcı nimetler.

Bu arayışım ve keşiflerim sürecek. Aklımda çok etkilendiğim Pina filminden sonra Pina Bausch Dans Tiyatrosu’nun bir performansını yurtdışında izleme planı var. Bir fırsat yakaladım galiba. Hadi hayırlısı.

2 thoughts

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s