Yazıcı-yım, Yazı-yorum

¨…Yazarın asıl amacı yazdığı şey değildir. Asıl amacı yazmaktır. Yazmak, yani insanın, gerekirse, edebi birikim yapmak üzere dünyadan ve kendisinden uzaklaşması. Ele alınan ‘konu’ sorunu ancak ikinci planda gelir. Konu, metin üretiminin zorunlu, zorunlu olarak olağan koşuludur. Yazmaya izin verdiği sürece, hangi konu olursa olsun iyidir. 1946’ya kadar altı yıl boyunca bir ‘günlük’ tutuyordum. Kaygıdan kurtulmak için yazmaktaydım. Ne olursa olsun. Bir yazıcıydım…¨

André Gorz, Son Mektup, s. 29

Bu kitabı okuduğumdan beri ‘evreka’ der gibi bu paragraf üstüne düşünüyorum. Yazmak. Yazıcı olmak. Yazarken konuyu akabinde getirmek.

Ortaokul yıllarında günlük tutardım. Gün be gün, tarihli takvimli, duygulu bunalımlı, ‘teenage love’lı, onu yaptım bunu ettimli, isimli cisimli. Evet evet, günlüğümün ismi vardı: Daisy. Sevgili Daisy diye başlardım, sanki bir kız arkadaşıma sırlarımı açarmışım gibi.

Niye Daisy?

Babamın rehberlik dönemlerinden tanıdığı Belçikalı bir Daisy vardı. Kardeşim ve ben ona Daisy Abla derdik. Daisy Abla ara ara Türkiye’ye bizi ziyarete gelir, bana, anneme, kardeşime hediyeler getirirdi. Küçükken tabi yabancı dil yok, nasıl anlaşırdık pek hatırlamıyorum. Belki o çat pat üç kelime Türkçe, ben aynı şekilde how are you, ne var you tadında İngilizceyle. Sonra ortaokul döneminde İngilizcenin hayatıma girmesiyle ona mektup yazdım bir iki kere. Uzaktaki hayali bir ablaya. Çok az gördük kendisini sonra, ama benim günlük, şimdi düşününce, adını ondan almıştı galiba.

Günlük tutmak dışında mektup da yazardım ara ara. Mektup yazmayı da severdim günlük tutmak kadar. O zaman ne Facebook var ne internet. Bir IYS (International Youth Service) mektup arkadaşı sistemi vardı bizi dünyadaki diğer çocuklara ‘canlı’ olarak bağlayan. Bir form üstünden hangi ülkeden, kaç yaşlarında, kız mı erkek mi ‘penpal‘ istediğimizi işaretler başvururduk. Sonra bize bir adres ve isim gelirdi. Başlardık yazışmaya.

  • Selam. Ben Lesliyan. İstanbul, Türkiye’de yaşıyorum, ortaokulda ingilizce okuyorum. Sporu, müziği, hareketi çok seviyorum. Bak, resmim de bu. Sen kimsin, neler yapıyorsun? Hadi sen de kendinden bahset. Görüşürüz.

Her zaman düzenli ve süreklilik içinde gelişmezdi bu mektup arkadaşlığı. Ama bir cevap gelsin! Yazışmalar, fotoğraf değiş tokuşları, kızsal durumlar dökülürdü ortaya. Galiba hiç erkek mektup arkadaşım olmadı. İstemediğimden değil, öyle denk gelmişti. Ben de kız mektup arkadaşlarında bir şekilde günlüğümdeki sırdaşlığı buluyordum belki.

Şimdi düşününce, yazmayı ve yazışmayı daha o zamandan seviyordum işte. Mektup yazmada bir alışveriş durumu vardı, evet, ama salt yazmaya, anlatmaya ve dünyanın bir ucundaki bir başkasıyla paylaşmaya o zamandan istekliydim, bunun yolunu gözlüyordum. Günlük tarafı daha kendime dönüktü tabi. Kendime (ya da hayali Daisy’ye) yazıyordum, okunmasın diye çekmeceme, kitapların arasına bir yerlere saklıyordum. Saklıyordum saklamasına da sonra cinfikirli, kurnaz kardeşim yerinden bulup çıkarıp okuyordu. Olur olmadık yerde de ‘aaa, ben biliyorum sen Ahmet’i seviyorsun’ filan gibi patlatmalarla kanı beynime sıçratıyordu ya, neyse!!! Ben ergendim, o da çocuk. İtişiyorduk, ama intikamım çok acılı olmuyordu. Hem yazmamı da engellemiyordu. Yazmaya ve günlüğü aynı yere koymaya devam ediyordum. Gidip gelen IYS mektuplarını da.

Bundan yıllar sonra yetişkin yaşımda pek günlük tutmadım. Annemlere gittiğimde üniversite yıllarında not aldığım bugün şunlarla buluştum, şuraya gittim, şunu seyrettim ajandamı buldum, o kadar. Onu bile unutmuşum. Öncelikler değişmiş, iş güç hedefler önceliğe geçmiş, yazmaya çizmeye yer kalmamış, müşteri-ajans yazışmaları, iletişim briefleri, toplantı notları dışında.

İşi bıraktıktan sonra birden ve öyle durup dururken yine o yazma isteği köpürdü içimde. İçerik değildi aklımdan geçen, sadece yazmak ve boşaltmaktı kafamdakileri. Bunu önce bir tuvalet günlüğü diye niteledim, aklıma gelenleri önümdeki bir deftere karaladım. Bir ay nerdeyse her gün yazdım, sonra üç ay hiç yazmadım. O aralar blog yazma fikrine yanaştım, fikirle birlikte çalkalandım. Bu kadar kişisel yazmaya değer veren ve elinden öyle gelen ben, birebir, teke tek yazılar devrinden birden tümevarım stratejisine mi geçecektim hepten? Ayayay, durdurdur, içim kasıldı şimdi birden. Üç yazı girmemle kurudu benim blog maceresı dibinden. Zaman aldı yazma enerjisini bulup cesareti toplama, kendini hepten ve bu sefer gerçekten ortaya koyma düzenine geçmem gerçekten. O gün bugündür yazıyorum, bazen konulu bazen konusuz, ‘yazıcı-lık’ sevgimi süreklilik içinde idame ettiriyorum.

Bu yazıya başlarken aklımda ne günlüklerim ne mektuplarım ne Daisy Abla vardı. Sadece Andre Gorz’un Son Mektup’undan yukarıdaki alıntı. Belki de Daisy Abla ve şimdi aklıma gelen mektup arkadaşlarım Amerikalı Jennifer ve adını hatırlayamadığım İtalyan-Avustralyalı beni andı.

İçimdeki yazıcıyı bana tekrar hatırlattığı için bu kitaba, sonra da bu kitabı bana kazandıran 250 Gr Kitap kurucusu mamanuuba‘ya teşekkürlerimi burdan iletirim.

Ve derim ki,

Yazıcı-yım, yazı-yorum.

2 Replies to “Yazıcı-yım, Yazı-yorum”

  1. same here… (pen friend mevzuu da dahil:)
    ben hep yazdım, ilkokulda annemin bana aldığı şirin hatıra defterinden başlayarak. bazen bulduğum küçük not kağıtlarına, defter arkalarına, ama en çok da hukuk okurken yazmışım. liseden çıkıp kocaman kanun kitaplarına ve sıkıcı derslere gömülünce, eh tabii bir de aşık olunca, bunalımlara girip çıkınca… roman tadında, günlük, aylık, hayatı özetlemek istercesine.
    işe başlayınca da devam ettim. bu kez okulla işin arasındaki fark kamçıladı beni herhal. yazmadığım bir ara var: evlendiğim dönem. şimdi, tüh asıl o zaman yazaydım diye hayıflanıyorum..
    dediğin gibi, işe geri dönünce, bi de prooflar arasında debelenince, rafa kalktı ‘büyük roman’. bi arkadaşım ‘edit etmekten kendi kelimelerimizi unuttuk’ demişti. haklıymış.
    ama işi bırakınca, voila, back in business…
    yazıyoruz. iyi de yapıyoruz

    Beğen

  2. Benim iş hayatında yazdığım dönem yok sanırım. Şimdi düşününce oldukça uzun bir ara. Tek aklıma gelen şöyle bir örnek var. Bir reklam çekimi için futbolcu Ronaldinho’ya iki cümle türkçe söyletmiştim. Müşteri tarafında bunun arka plan hikayesini yazmamı istediler PR desteği için. Yazış o yazış. Ertesi gün haber sür manşet olarak ‘işte Ronaldinho’yu türkçe konuşturan kız’ olarak çıktı gazetelerde. Hikaye kendini öyle sattı ki ben markanın önüne geçtim, bizzat haber oldum. (Kendime torpil falan geçmedim, haşa). O yazının çok hoşuma gittiğini hatırlıyorum, ama görev ve sorumluluklara dönüp devamını getirmedim. Zaten iş içindi ne de olsa..
    Et oui, voila! Here we are.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s