Hakikat

17 Eylül 2014 — Yorum yap

Nedir bir insanın hakikati?

Çalışıp üretmeyi seven birisi için işi, rutinleri midir?

Ya da paylaşmaktan beslenen biri için arkadaşları, çevresi, iletişimi midir?

Kendi hakikatimizi varoluşumuzla rahat ve barışık olmak, rağmensiz yaşamak diye tanımlayabilir miyiz?

Fotoğraflara yansıttığımız, dilimize doladığımız, dost meclislerinde sofralara taşıdığımız, mecra mecra paylaştığımız ya da özellikle paylaşmadığımız, sakındığımız, kendimizi tamamen kapattığımız ne varsa bunlar mıdır bizim hakikatimiz? Kendi hakikatimizin dışına çıkıp uzaktan bir gözle bakabilir miyiz? Ne görür ne söyleriz? Resimlerden, sözcüklerden, yapışlardan temelimizi anlayabilir, kökümüze inebilir miyiz? Yoksa görmek istediğimizi görür, olmasını tercih ettiğimizi teyit eder, olagelmişi kabul ettiğimizle devam mı ederiz? Continue Reading…

9 Eylül 2014 sabaha karşı 04.38’de Balık’ta Dolunay oluşuyor ve hassas bir Dolunay bizi bekliyor. Ay Balık’ta ve Chiron ile kavuşumda.

Her Dolunay hassasiyetimizin arttığı zaman değil midir?

Elbette.

Dolunay ruh (Güneş) ve duyguların (Ay) karşıtlığıdır. Biri bir yana, diğeri öteki yana çeker, duygusal farkındalık, gerginlik, bir nevi karar zamanıdır.

Balık’taki Dolunay’la ortak paylaşımlar, ortak değerler alanında hassas, narin bir duygusal zamanda olduğumuzu farkedebiliriz. Kendi değerlerimiz, kaynaklarımız alanında ince eleyip sık dokumak, pirincin taşını ayıklamak, düzeni devam ettirmek üzere çalışmakla başkalarıyla paylaştığımız kaynaklar ve değerleri kabul etmek, onlara teslim olmak, onlarla birleşmek arasındaki gelgiti yoğun bir şekilde hissedebiliriz. Ortak değerler alanında incinmeye, alınmaya müsait duygusal mizacımız bize geçmişin gömülü yaralarını hatırlatabilir. Bu yaraları hatırlamanın bize ne faydası olabilir? Şifalanma ve şifa bulma. Yaşananları değiştiremeyiz, öfkeyi silemeyiz, hissettiğimiz yabancılaşma ve dışlanmayı yok sayamayız. Ancak bunların farkına varıp kabul ettiğimizde, yaralarımızı sarabilir, kendimize ve başkalarına şifa olabiliriz. Continue Reading…

Çentik

07 Eylül 2014 — Yorum yap

Beyin karmaşık bir organ, bellek garip bir sistem. İnsan bir gün önce ne yediğini hatırlayamayabilirken onbeş sene öncesinden bir an hortlayıveriyor gaipten. Birşey tetikleniyor, ışınlanıyorsun. Anında görüntü.

Bu seyrettiğimiz bir film olsa, duraklatma tuşuna basıp şunu sorabiliriz.

Niye geldim yeniden buraya? Bulmam gereken ne?

Bir his mi? Bir düşünce mi? Bir yapış şekli mi? Bir oluş biçimi mi? O zamanki kendim mi? Continue Reading…

Doğa Tarihi

04 Eylül 2014 — 4 Yorum

Doğa Tarihi

Bir romanı bitirdiğimde hazmedip yazmak için zaman veriyorum kendime. Bazen bir iki gün yetiyor, bazen daha uzun süre istiyor. Zamanlama kritik. Eğer süre fazla uzarsa yazılamayacaklar arasına girebiliyor eser. Arkadan bahanesini yaratıveriyor. Demek ki yeterince etkilenmedim. Olabiliyor tabii. Bazen de aksine fazla etkisinde kalmaktan bir kaçıp uzaklaşmak isteği geliyor insana.

Geçtiğimiz hafta içinde hızla iki romanı üst üste bitirdim. Yetmez, hemen öncesinde bitmiş ve yazılmayı bekleyen bir tanesi daha var. Kronolojik sıraya göre gidersem Lawrence Durrell İskenderiye Dörtlüsü I Justine, Aldous Huxley Cesur Yeni Dünya, yaklaşık yarım saat önce de Hakan Bıçakcı Doğa Tarihi.

Evet, Doğa Tarihi çok yeni, az önce bitti ve çok sinirliyim!

Continue Reading…

Renk

02 Eylül 2014 — 2 Yorum

Şehirlerin renkleri var mıdır? O renk gerçekten insanın gözünün gördüğüyle mi yoksa hisettirdikleriyle mi kodlanır?

İstanbul’a bakıyorum. Yaşadığım İstanbul’u yeşil (ağaç, bitki, bayır, çayır) ve mavi (gök, deniz) aralarına serpiştirilmiş sarı, pembe, gri betonlar, kırmızı, mavi, yeşil neonlar, durmadan akan kırmızı stoplar, sarı farlar olarak tarif ediyorum. İstanbul’u renkli düşünüyorum, renkleriyle hissediyor, düşlüyorum. Ama alt zeminde -bütün betonlara, inşaatlara, kulelere, demirlere rağmen- yeşil ve maviyle temellerini atıyorum. Continue Reading…