Hayata Su Katmak

Bütün bir kış evde, mahallede, memlekette geçen günler sonrası yavaş yavaş kafamızı gün yüzüne çıkarıyoruz. İrlanda seyahatiyle bahara merhaba dedik. Gittiğimiz memleket daha kıştan çıkmamış olmasına rağmen topraktan kafayı çıkardık, güneşi gördük, otları kokladık, doğayı hatırladık. Erken baharı Mart sonu başlattık.

Şimdi erken yaz dönemindeyiz. Hatta erken evresinin son demlerindeyiz. Kurumuş kemikleri ılıtma, yumuşatma sonrası biraz nemlenme, ıslanma, ayacıkları suya sokma ihtiyacındayız. Evet, yine yollardayız. Karadan karaya iki deniz taşımasıyla adaya doğru seyralmaktayız. Coffee’li seyir.

Astrolojide su elementi duygular alanını, empatiyi, iç zenginliklerimizi, sezgileri, akışkanlığı ve çalkantılı mizacımızı anlatır. Hayatımıza su katmak – hele haritamızdaki su elementi azsa – işte bu alanlarda bizi zenginleştirir, tamamlar. Su katmak bizzat suya bakmak, suda olmaktan ibaret de olabilir, su elementiyle ilgili konuları hayata dahil etmekten de.

Bu Cumartesi gerçekleşecek Yay’daki Dolunay ve Yay-İkizler aksındaki Ay Tutulması’yla duygularımızla ilgili farkındalık söz konusu olacak. Konular bilgi, iletişim, eğitimle hayattaki anlam arayışımız, inançlarımız, prensiplerimiz arasında adeta bir tahterevallide bir aşağı bir yukarı salınacak, bize 10 Mayıs’taki Boğa Yeniay’ında attığımız tohumun meyvesini beğenip beğenmediğimizi soracak, tamam mı devam mı diyecek.

O zamana dek hem kara hem su bazlı bir yolculukla suyun ortasında bir karaya doğru seyrediyoruz. Dolunay bu sefer sofraya neler getirecek bakmaya tahterevallinin diğer tarafına geçiyoruz. Hayata daha bol su katmak üzere.

Görüşürüz.

20130522-161939.jpg

20130522-161957.jpg

20130522-162027.jpg

20130522-162042.jpg

Etiketler , , , , , , , , , ,

Kostüm

Ajanstan bir arkadaşımla eski günleri yad ettik. İşi bıraktıktan sonra bir müşterimin benim işi bırakışıma çok şaşırdığını söyledi. Ben ki kendini işiyle ifade eden, bu kadar tutkuyla çalışan biriyken nasıl böyle her şeyi bırakıp şu anda yaptığım (ya da belki ona göre pek birşey yapmadığım) yola girmişim?

Düşündüm.

Onunla çalıştığımız zaman giydiğim bir kostüm vardı. O kostüm bazen renk, doku, tarz değiştirse de beni bir alanda tanımlıyordu. İşten ibaret bir hayat.

Ben o zaman da sadece bu kostümle dolaşmıyordum aslında. Başka kostümlerim, rollerim, kimliklerim de vardı hayatıma entegre olmuş. İş arkadaşlarım, müşterilerimden bilen biliyordu, ortak paydamız iş olmasına rağmen. Bu kostümü görmeye alışmış biri için birden çıplak kalmıştım belki de onun gözünde. Beni giydirememişti kafasındaki imajımla.

Geçtiğimiz hafta formalı bir kostüm içindeydim. Lise günlerine dönüp üstümde voleybol takım formasıyla turnuvada oynadım diğer mezunlarla. Benzer bir kostüm ve kimlik oryantasyonunu ben de yaşadım organizasyon sırasında o kadar şaşırmasam da.

Işık Lisesi’nin düzenlediği 100 Yıllık Okullar Spor Şöleni’ne bu sene yine Üsküdar Amerikan Lisesi olarak hem lise öğrencileri hem mezunlarla katıldık, çeşitli branşlarda yarıştık. Bizim oluşturduğumuz 35+ voleybol takımı turnuva ikincisi oldu, geçen seneki kuralı bozmadı. Organizasyon başkanı maçlarda yanımızdaydı. Bizi tebrik etti, katılım için teşekkür etti. Nedense gözüm bir yerlerden ısırıyordu kendisini, ama tam da konduramıyordum. Hafızamı taradıkça taradım. Muhakkak ajans dönemlerinden biriydi ki burada tam olarak anlamlandıramıyordum tanışıklığımızı. Öyle diyordu sezgilerim. Sonra birden hatırladım. 10 küsur sene öncesine gitmem gerekmişti. Evet, ben ajansta bir lansmandan sorumlu yeni yetme direktör, başkan da müşterideki kontağımızdı. İsim misim aklımda kalmamıştı, ama ekiple teyit edince resim netleşti. Evet, eski müşterimdi kendisi. Sezgilerimi tebrik ettim, iki kostümü de kendisinde görselledim.

Final maçının olduğu gün üstümde lisemin voleybol forması, dizimde dizlik, ayağımda lastik pabuç, kısa soket çorap, sıfır makyaj, saç iki yandan topuz, lise öğrencisi modeli çıktım karşısına. Sordum kendisine beni hatırladı mı diye. Otomatik olarak okul, organizasyon, dernek çarkları döndü kendisinin kafasında, bunu gördüm gözünde. Formamı okudu. Yok dedim, okulla alakalı değil. Taa 10 sene öncesine gitmek gerek. Lansman, ajans, ajanstaki müşteri direktörü. Aaa, yaa derken el sıkıştık, sohbet ettik ayaküstü.

Evet, benim kostümüm de onunki de 10 sene öncesine göre bambaşkaydı. Hem meşgalelerimiz, hem orda bulunuş sebebimiz. Ama eski müşterimin turnuvada giydiği kostüme şaşırmadım. Aksine, o zaman da büyük bir organizasyonun başındaydı, şimdi de. Farklı içerikte, benzer yapıda, yine aynı heyecanla uğraştığını gördüm. Yadırgamadım.

Benim yoluma şaşıran diğer müşterimi düşününceyse durumun biraz daha karışık olduğunu kabul ettim. Yine de o zamandan üstüme akan ‘kostüm brief’inden birkaç stratejik tanımı çekip çıkardım.

Kendini işiyle ifade etmek, tutkuyla çalışmak, (birden herşeyi bırakmanın tersi olan) sürekli olarak herşeyi tutmak.

Şimdi bu ifadelerden geçmişi (iş, çalışmak) çıkardım, yerine xx koydum.

Kendini xx ifade etmek

Tutkuyla xx

xx herşeyi xx

O xx’ler ne olursa olsun aslında ben aynı benim. ‘Ne’ sorusunun cevabı farklı belki, ama ‘nasıl’ sorusunun cevabı çok da değil. ‘Nasıl’ sorusunda geliştirmeye, özgürleştirmeye, kabullenmeye çalıştığım yerler var, ‘neden’ diye sorduklarım, sorguladıklarımla beraber.

Günün sonunda yazdığım denklemdeki xx’lerin yerine birşey koymayabilirim, bence böyle iyiler. Daha makro bir düzlemde hayat, yaşamak boşluğu en iyi dolduranlar olur.

Boşluğu doldurmak. 1Q84′ten bana miras.

Bu kostümler arası analoji sonrası geçenlerde bahsettiğim, doğuştan üstümde olan postum, kostümüm ‘Sayın Ciddiyet Efendi‘yi hem talep hem de mevsimsel miyadını doldurmasından ötürü gardroba kaldırıyorum. Sabahları denizden esen iyot, akşamları çöken baygın hanımeli kokusuyla en sıcak mevsime girdiğimizi ilan eden ‘Yaz Kızı’ kostümümü giyiyorum. Kostümümün kokusunu, rengini biraz yasemin, biraz limon çiçeği, taze fesleğen ve nane, ısırılmış yeşil erik, yeni kesilmiş salatalık ve az önce biçilmiş çimen keskinliğinde hayal ediyorum. Bu kostümün bir tınısı olsaydı Cibelle’in tellerinden çalardı biliyorum.

‘Yaz Kızı’ kostümümü şimdiden çok seviyorum.

This slideshow requires JavaScript.

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Ciddiyet Sen Kimsin?

2011′de blogumu lanse ettikten yaklaşık bir sene sonra yazmayla barışma adına bir yazı girmiştim..

İtiraf.com.

Konum yaptığın işi (ve kendini) ciddiye almaktı. Bu itirafın sebebi blogu açmamla kasılıp kalmamdı.

Blogu açtık açmasına da ne yazacağız şimdi?

Kendimizi fazla ortaya dökmeyelim.

Havadan sudan gitmeyelim.

Sektörel konulara aman aman hayatta girmeyelim.

Ee, ne kaldı elde avuçta?

Hemen bir stratejik manevrayla sol beyni devreye sokmuş, uzun Güney Afrika seyahatimizin güncesini İngilizce yazı dizisine çevirmeye karar vermiştim. Aman de ne büyük rahatlıktı. Hem şakacı, dalgacı, hem hafif, keyfi, hem de düzenli, yazmaya teşvik edici çözümü bulmuştum.

Tabii bu yazıcılık zanaatine kapılıp birkaç tepki almaya başlayınca yavaş yavaş Türkçe’ye döndüm. Coffee’yle duygusallığı keşfettim, buralara dökülmeye cesaret ettim. Sonra da tutabilene aşkolsun.

Dönüp bu bir buçuk senelik aktif yazım süresi içindeki yazılarıma göz attığımda başlangıçla şu an arasında fark olduğunu görebiliyorum.

İyi bir fark!

Bunun ötesinde takipçilerim var. Hem de aktif, yorum yapan, katkıda bulunan, beğenen, paylaşan, bu blogu yazmamı anlamlı kılan bir grup. Bu beni mutlu, tatmin eden tarafı.

Etmeyen tarafı?

Yazmayı ciddiye almak!

Ciddiye almanın neresi kötü?

Şöyle ki;

O kadar ciddiye almak ki yazacak konu beğenmemek, seçememek, birşeyleri yeterince değerli bulmamak, kendine dokundurmamak, ya da fazla ciddi bulup of bu kadar da değil deyip içi kasılmak, yine elemek, istemeden yazılara daha fazla ara verdiğini farketmek, pırpırlanmak, kafa sesiyle bırbır dırdır itişmek…

Nerden girdim yine bu sarmala? Hayat mı ciddileşti bu ara yoksa? Ne zaman değil ki canım aslında? Yoksa o ciddi ben mi hortladı derinlerden uça koşa?

Yaptığı işi ciddiye almak, çalışmak, emek harcamak, kafa yatırmak, üretmek, sahnelemek bunların hepsine varım, ama bu kadar ciddiye alıp katılaşıp kurumasak derdindeyim.

Her yaptığın illa iyi, konular derin mi olacak?

İlla ciddi ve ulvi bir ses tonunda mı yazılacak?

O iyi, derin, ciddi tonu kim belirleyecek?

Görünmeyen otorite kim?

Kimsin sen ey ciddiyet kim?

Ayh yine Satürn karesindeyim dört bir köşeden, baskı altındayım, kurtarın!

Misal geçenlerde kadınsal birtakım gevezelikler yapasım vardı. Kozmetik olsun, moda olsun, güzellik olsun. Ayayayay, elimin tersiyle ittim de ittim. Bunları yazacaksın da ne olacak dedim kendi kendime. Sevmiyor muyum bunları? Bal gibi seviyorum, ama eskisi gibi konu etmekten bir şekilde hoşlanmıyorum. Niye? Taktım kendimin bu haline. Güzellikten konuşunca daha az mı akıllı olacağım diye?

Venüs de Venüs dedin.

Değerler, sahip olduklarımız, kaynaklarımız diye altını çizdin de çizdin.

Şimdi bu değerlere estetik, yüzeysel, keyfi değerlerini katıp katmamayı niye bu kadar sorun ediyorsun düşün bakalım!

Düşün de düşün, işte öyledir işin!

Ben gidip bu akşam bir voleybol maçına çıkayım. Bizim Mezunlar Derneği maçları geldi çattı yine. Yarına morarmış kollar, şişmiş omuzlarla ruhum biraz durulmuş olur belki. O zamana kadar servisime kuvvet verin!

Etiketler , , , , , , , , , , , , , ,
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 1.234 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: